• DOLAR 16.192
  • EURO 17.466
  • ALTIN 965.283
  • ...

İnsanoğlu, tabiatı itibariyle zaruri ihtiyaçlarını karşılamak için çeşitli davranışlar ortaya koyan bir varlıktır. Çoğunlukla bu davranışlar, insanın maddî yönünü tatmin etmeye dönüktür. Bu ihtiyaçları giderme hususunda, insanı diğer canlılardan farklı kılan özelliği ise, irade sahibi olmasıdır. İradesini kullanarak doğru seçimde bulunabilmesi için ise, akıl sahibi olması gerekir.

İnsanın neyi, ne zaman, nerede ve nasıl yapacağı hakkında bir seçimde bulunma, karar verme veya ortaya çıkarma gibi davranışlarının temeli akıldır. Akıl olmadan insanın hiçbir davranışı mana ifade edemez, kendi varlığını bile tarif edemez. Bu özellik insanın diğer canlılar karşısındaki en belirgin ayrıcalığıdır.    

Aklın nasıl kullanılacağı, gücünün ve sınırının ne kadar ve neye kadar olduğu, elde ettiği bilginin nasıl oluştuğu gibi sorular, her zaman insan zihnini meşgul eden sorular arasındadır. İnsanın tabiatla, çevresiyle ve kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişki, onu muhataplarını tanımaya, onlarla münasebetler kurmaya sevk eder.

İnsanın sair yaratıklar ile kendi arasında kurmuş olduğu bu münasebetler, akli bir çabanın sonucudur. Bu esnada aklını kullanarak elde ettiği değer, bilgi adını alır. Buradaki akıl, akletme gücünü, elde edilen bilginin doğru ya da yanlış olmasını, aklın gereği gibi kullanılıp kullanılmadığını gösterir. İnsan aklı ile tabiatı anlarken, vahiy ile de ilahi hakikatleri bilebilir.

Aklın ilk görevi gerek tabiattaki ve gerek Kur'an'daki ayetleri idrak ederek Allah'a ulaşmasıdır. İnsanın kendi dışındaki varlıkları tanıması, Allah'ı tanımakla mümkündür. Allah'ı tanımayan insan eşyayı sahipsiz ve başıboş olduğunu sanır. Oysa bütün eşya, lisanı hal ile: "ben sahipsiz değilim, benim sahibim şu uçsuz bucaksız kâinatın sahibidir" diye bas bas bağırmaktadır.

Allah (cc), eşyanın bütün isimlerini (dilini) defaten insana öğretmiştir. Artık insan eşyanın hakikatini aklını kullanarak ortaya çıkarmaktadır. Zaten insanın meleklerden üstün olmasının gerçeği, eşyanın isimlerini bilmesi ve zamanla bu gerçekleri ortaya çıkarmasıdır. Ancak insan akıl melekesini kullanırken sapıtabilir de.

İşte burada aklı olumsuz güçlerin, şeytani vesvese ve şer odaklarının etkisinden kurtaracak tek kurtarıcı ilahi vahiydir. Vahyin kontrolünden çıkan akıl, büyük hatalara düşmekten kurtulamaz. Kur'an-ı Kerim, aklın hataları için birçok kaynak zikretmiştir. Bunlardan birisi, insanın, yakin yerine zanna itibar etmesidir.

Yakin, şüpheden kurtulmuş, doğru, sağlam, kesin ve doğru bilgi demektir. Zan ise, sanma, tahmin etme, ihtimale göre hükmetme, şüphe ve tereddüt demektir. Yani, doğruluğu kesin olarak bilinmeyen bir şeyi doğru saymak, acele ve peşin yargılara sapmak, körü körüne kalabalıklara, akımlara uymak aklı saptıran zan yollarıdır.

"Onların (müşriklerin) çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz." (Yunus: 36)

Eğer insan, her meselede yakine tabi olup zannı yakin yerine kabul ederse, yanlışlığa düşmesi kaçınılmaz olur. Zira zan ile her zaman ve her konuda doğruya ulaşamayabilir. Bazen zan ve ihtimale zorunlu olarak uyabiliriz. Ama, zannı ve ihtimali kendi yerinde kabul etmeli, bunları kesin doğrular olarak sunmamalıyız.

Her zaman insanın en büyük fikri saplantısı, yakine yani kesin bilgiye dayanmadan zan ve ihtimallerin peşine düşülmesidir. İşte insanın bu zaafını bilen Rabbi zül celali, başta Resulüne ve dolayısıyla tüm müminlere hitaben şöyle ferman buyuruyor:

"(Ey peygamber) eğer yeryüzünde bulunan insanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tabi olmaz ve ancak yalan konuşurlar." (En'am: 116)

"Hakkında bilgi sahibi olmadığın (hakikatine varamadığın bir) şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur." (İsra: 36)

Şu halde insanın kul olarak kendi haddini bilmesi ve haddinde durması gerekir. Vahyin rehberliğini dinlemeden salt aklına uyarak: "Allah vardır ama onun işi göklerdedir, yeryüzü ise bizden sorulur, biz işlerimizi kendi aklımızla halledeceğiz" dercesine bir hadsizlikten süratle sakınması gerekir. Yoksa son zamanlarda hızla yayılan "deizm" fikri, yegane sermayemiz olan gençlerimizi ebedi intiharlara götürmektedir.