• DOLAR 5.769
  • EURO 6.405
  • ALTIN 273.56
  • ...

Her dönemin kendine özgü şartları var ve her biri adeta ateşten birer kor olan konuları olur. Bugünlerde ateşten bir kor olan konulardan biri de İstanbul Şehir Üniversitesi’dir. Ama hak iddiası olanların ve haktan yana olduklarını iddia edenlerin yine hak adına bu ateş koruna değinmekten başka bir seçenekleri yoktur. Çünkü iddialarındaki samimiyetleri o ateş koruna dokunmaktan geçmektedir.

Eğitimin bir parçası ve hatta eğitimin şekillendirildiği yerler olarak üniversiteler başından beri toplumun kanayan yaralarından biri olarak bugüne kadar gelmişlerdir.   

Sağlıklı gözlem yapan herkes Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar Türkiye'de bilimden ve bilim insanından önkoşulsuz olarak hazzeden ve bilim-eğitim dünyasına kendi vesayetini dayatmayan bir yöneticinin ve dolayısıyla bir hükümetin olmadığını esefle görecektir. Bu nedenledir ki, devlet üniversiteleri kendilerine tahakküm eden vesayetin gölgesinde ve pençesinde bugünlere geldiler. Bu vesayet ne yazık ki, dönemden döneme, hükümetten hükümete sadece el değiştirdi, ama tahakkümünden zerre kadar ödün vermedi! Hatta darbe artığı YÖK'ten ve dahi üniversitelerdeki vesayetten şikayetçi olanlar ve bu kurumlar üzerinden nice insanlık dışı zulümlere maruz kalanlar bile söz-hükümet sahibi olduklarında bu vesayeti tarihin çöplüğüne atıp bu kurumları asli hüviyetlerine kavuşturacaklarına, vesayetin dizginlerini kendi ellerine almayı tercih ettiler. İşte bu nedenledir ki, Türkiye'de devlet üniversiteleri arasında ismi ile müsemma olan bir tane üniversitenin bile olduğunu söylemek zordur. Son on yıllarda kurulan ve görece amaçları daha özgün ve daha özgür bir eğitim olan vakıf üniversiteleri de ne yazık ki, bu mirası devlet üniversiteleriyle paylaşmayı bir marifet bilmiş olmalılar ki, ezici çoğunluğu şu veya bu vesayetin tahakkümüne girmekte bir sakınca görmedi.

Ve yine başından beri Türkiye'nin yöneticilerinin bu kurumlarla bağı ve bu kurumlara bakışları hiçbir zaman olması gereken düzeye ve saygınlığa ulaşamadı ve dolayısıyla her zaman arabesk düzeyinde kaldı. Yani hep dediler ve hep diyorlar ki, "ya benimsin veya toprağın!" Bu tür ilişkinin sonu da toplumun malumudur...

Üniversitelerimizin bu hali bile başlı başına Türkiye'nin ve Türkiye toplumunun nasıl bir musibet ile imtihan olduğunu göstermeye yetiyor.  

Üniversitelerin haddizatında toplumu hayatın her alanında geliştirmek ve dönüştürmek gibi bir görevleri ve yükümlülükleri vardır. Ki bu da doğaldır. Ancak üniversitelerin bu görevlerini bireylerin ve toplumun düşünme, akletme ve muhakeme etme gibi hiçbir suretle dokunulmaması gereken özel mülkiyetlerine dokunma ve bu değerleri iğfal etme hakkını vermez. Ancak ister devlet üniversitesi olsun ve isterse vakıf, hemen hemen hepsi bireylerin ve toplumun bu mülkiyetine ve bu kutsal değerlerine dokunmayı ve onlara tecavüz etmeyi adeta olmazsa olmaz bir hakkı olarak görmektedir. Üniversitelerimizin dünya sıralamasında nüfus olarak 8'e katladığımız bir Avusturya'nın ve hatta bizim kaybettiğimiz Filistin'de daha dün kurulan bir siyonist işgalci rejimin dahi gerisine düşmektedirler. Üniversitelerimizin bu derekeye düşmelerinin nedenlerinden biri, vesayet ve diğeri de devlet üniversitelerinin kendilerini hükümetlerin birer arpalığı olmaktan kurtaramayışları ve vakıf üniversitelerinin de kendilerini holding zihniyetinden kurtaramayışlarıdır.

Bereket versin ki, bu vesayete direnen ve ismi ile müsemma olmayı birinci hedefi olarak gören bir iki üniversitemiz de vardır. Bunlardan biri de İstanbul Şehir Üniversitesi'dir. Ancak bu üniversitemiz asli işini yapmaya çalıştığından dolayı haklı olarak bir takdir beklerken, kapatılma tehdidinin şaşkınlığını yaşamaktadır.

Kim hangi delille gelirse gelsin ve hangi mahkemeden karar aldırırsa aldırsın, aklı başında olan hiçbir kimseyi İstanbul Şehir Üniversitesi'ne yapılan bu muamelenin meşruiyetine inandıramaz.

Bu üniversitenin ciddiyeti, düzeyi, bilime ve dolayısıyla insanlığa hizmet yönündeki çalışmaları ve bütün bunlarla birlikte toplumun değerleriyle barışıklığı takdire şayan iken, onu bu yoldan alıkoyacak ve hatta zerre kadar bile olsa hızını düşürecek bir eylemde bulunmak, aydınlığa karşı durmak ve karanlığı temsil etmek gibidir.

İstanbul Şehir Üniversitesi'ne bu haksızlıkları reva görenlerin kamuoyunun zihninde oluşan aşağıdaki soruları cevaplamak gibi bir yükümlülüklerinin olduğunu bilmelerini hatırlatmayı üzerimizdeki bir dostluk ve insanlık borcu olarak görüyoruz:

-          İstanbul Şehir Üniversitesi sizlerin dindar gençlik yetiştirmenizin önünde bir engel olduğu için mi kapatmak istiyorsunuz?

-          İstanbul Şehir Üniversitesi yönetici ve öğrencileriyle birlikte karikatürlerle ve diğer birçok etkinlikle sizlerin kişilik haklarınıza tecavüz ettikleri için mi kapatmakla tehdit ediyorsunuz?

-          İstanbul Şehir Üniversitesinin yöneticileri ve akademisyenleri tamamen veya kısman asli görevinin hilafına davrandıkları, emperyalist emellere hizmet ettikleri ve dahası ülkemize silah sıkan örgütleri meşru hükümete tercih ettikleri için mi yargılıyorsunuz?

Arzumuz ve duamız aklıselimin galebe çalması, Müslümanların ihtiraslarına yenik düşmemeleri ve birbirileriyle olan ilişkilerinde inandıklarını söyledikleri İslam'ın hükümlerini esas almalarıdır. Aksi halde izzetimizi yitireceğimizi ve er ya da geç hem Hak nezdinde ve hem de halk nezdinde hak ettiğimiz cezaya çarptırılacağımızı bilmemiz gerekir.