• DOLAR 7.32
  • EURO 8.635
  • ALTIN 455.94
  • ...

Ülkemizin eğitim sistemi konusundaki sıkıntılarını anlatmaya başlarsak, öyle sanıyoruz ki sonunu getiremeyiz. Sistem yanlış olunca, yanlış sistemden doğrular devşirmek de mümkün olmuyor elbette. Bu nedenle, fedakâr ve samimi eğitimcilerin çabaları, lokal olarak ortaya konan güzel proje ve çalışmalar da maalesef ki vaziyeti düzeltmeye yetmiyor/yetemiyor.

Şunu belirtelim, söz konusu eğitim sistemi olunca, milyonlarca ebeveyn ve öğrencinin geleceğe dair umutları da neredeyse kararmış durumda.

Sürekli deneme yanılma yöntemleri, Batı çıkışlı plan ve projeler, sağlam/selim bütüncül bir anlayıştan uzak, parçalı ve nakıs stratejiler, en önemlisi de kendi kültürümüz ve değerlerimizdense Batının eğitim anlayışının hakim olması. Araya serpiştirilen az sayıdaki güzellik ise nerdeyse yok hükmünde. Mutadı veçhile istisnalar kaideyi bozmuyor.

Ayrıca en çok mustarip olduğumuz bir durum da, ülkemiz eğitim sisteminin tamamen sınav merkezli olması. Sınav diyoruz, aslında tüm sınavlar birer yarış hükmünde. Her öğrenci de birer yarışçı. Kazanması için mutlaka birilerini geçmesi gerekiyor. Ne acıdır ki, ileriye giden de geriye kalan da insan evladı. Fakat birinin galibiyeti için ötekinin mağlubiyeti şart. Birinin tebessümü, diğerinin gözyaşı...

Bu nedenle evlatlarımızdan istenen, yarış atı misali yarış modundan hiç çıkmamaları. Kazara çıkar veya gaflete dalıp (!) serkeşlik ederlerse yarışı kaybetmeleri olasılığı, aba altından sopa misali gösteriliyor.

Mevcut sistemin yarışçı anlayışı nedeniyle, tabiri caizse dolap beygirine dönüyor evlatlarımız.  Gözlerine takılan birer at gözlüğü nedeniyle sınav dönemlerinde etraflarını hakkıyla göremiyor, hep önlerine odaklanarak aynı kısır döngü içinde yıllarca dönüp duruyorlar.

LGS, YKS( TYT, AYT, YDT), sonrasında KPSS sadece hızlıca sayabileceğimiz birkaç tanesi. Bunların haricinde ilköğretimden itibaren başlayan ve asla bitmek bilmeyen sayısız yarışın içinde buluyorlar kendilerini. Sistem onları yarış atına çevirirken, o atı (!) ve yükünü de maddi manevi ailelerine yüklüyor. Yıllarca birçok şeyden mahrum kalıyorlar. Hatta hak adına, hak namına çalışmak ve yük almak bile mevcut yarıştan geri kalmanın sebeplerinden (!) sayılabiliyor. Maalesef sınavlar mihenk taşı misali hayatın merkezine oturtuluyor...

Belki birçok konuda yetersiz kalıyoruz; sesimiz cılız, çabamız yetersiz. Ancak en azından evlatlarımızın, mevcut sistemin yarış atına dönüştürülmesine müsaade etmeyelim!

Öncelikle Rabbini tanıyan, O'na abd olan, dünyevi ve uhrevi hedeflerini bu bilinçle, hür bir şekilde belirleyen birer insan olmaları için tüm gücümüzle seferber olalım. Neticede, isminin başına aldığı ünvan, kişisel yetenekleri, bizi fani alemde belli bir yere kadar getirir. Asıl önemli olan Rabbine sadık ve ihlaslı, ailesine ve tüm insanlığa karşı ihsan ve sorumluluk sahibi birer insan olmaları...

Bu minvalde, düşünce dünyamıza ufak bir egzersiz yaptıracak şu hikâyeyi de paylaşmış olalım...

Üç kadın çeşme başında oturmuş konuşuyorlar. İhtiyarın biri istemeden de olsa konuşmalarına kulak misafiri oluyor.

Kadınlardan biri:

“Benim oğlum öyle marifetlidir ki, hiç kimse bu konuda onunla boy ölçüşemez. Harika bir cambazdır! İp üzerinde bir yürüse de görseniz.”

Diğeri altta kalır mı? Heyecanla atılarak:

Benim oğlumun sesini bir dinleseniz... Tıpkı bülbül gibi şakır. Yeryüzünde hiç kimsenin böyle bir sesi yoktur. Allah vergisi bu...

Üçüncü kadın susup duruyor. Diğerleri soruyor:

“Sen çocuğunu neden övmüyorsun? Yok mu bir meziyeti?”

Kadın cevaben:

“Çocuğumun öyle üstün bir tarafı yok ki... Ne diye durup dururken öveyim onu.” Diyor.

Kadınlar kovalarını doldurup yola koyuluyor. İhtiyar adam da peşlerinde. Kadınlar kovaları taşımakta oldukça zorlanıyorlar, ara sıra durup dinleniyorlar. Sırtları ağrı içinde sızlıyor. Bu sırada çocukları önlerine koşuyor. Birinci çocuk hemen elleri üzerinde havaya kalkmış, çeşitli marifetler gösteriyor. Kadınlar hayranlıkla söyleyiveriyor:

“Aman ne kabiliyetli çocuk!..”

İkinci çocuk, altın gibi bir sesle öyle şarkılar söylüyor ki, sesiyle kadınları mest ediyor. Üçüncü çocuk ise, koşarak annesinin elinden kovayı alıyor ve yükünü taşımaya başlıyor. Kadınlar ihtiyara dönüp:

“Bizim çocuklarımız hakkında ne diyorsun?” diye soruyorlar. Kendilerinden emin-gururlu bir halde...

İhtiyar şaşkınlıkla:

“Çocuklarınız mı? Onları bilmem ama, yalnız biri vardı ki, annesinin yükünü alıp eve taşıdı, işte o çocuğu çok beğendim...” der. Gülümseyerek...