Böylece yıllardır dünyaya pazarlanan “insan hakları”, “uluslararası hukuk” ve “vatandaşlık koruması” söylemleri israili korumak adına Aşdod Limanı’nın beton zemininde bir kez daha yerle bir oldu.
Gazze ablukasını delmek ve bölgeye insani yardım ulaştırmak amacıyla yola çıkan Küresel Sumud Filosu, uluslararası sularda soykırımcı israil tarafından hukuka aykırı şekilde alıkonuldu. Aktivistlerin götürüldüğü Aşdod Limanı, israilin aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in provokatif şovuna ve sivil aktivistlere yönelik insanlık dışı kötü muameleye sahne oldu.
Aşırı sağcı Bakan Ben-Gvir, X üzerinden, aktivistlerin tutulduğu Aşdod Limanı’na gittiği anlara ait görüntüleri bizzat paylaştı. Görüntülerde, "Özgür Filistin" sloganı atan bir kadın aktivistin, soykırımcı israil polisi tarafından sert bir şekilde yere fırlatıldığı anlar yer aldı. Kameralar kayıttayken polis şiddetini memnuniyetle izleyen Ben-Gvir’in, kadının yerlerde sürüklenmesi üzerine “İşte böyle yapmak gerekiyor” diyerek barbarlığı açıkça teşvik ettiği duyuldu.
Ben-Gvir’in “israil’e hoş geldiniz” mesajıyla gururla yayımladığı skandal görüntülerde, onlarca farklı ülke vatandaşı olan silahsız aktivistlerin elleri kelepçeli şekilde diz çöktürüldüğü ve toplu halde beton üzerinde bekletildiği görüldü.
VATANDAŞLARINI KORUYAMAYIP İZLEDİLER
Haftalardır sivil toplum örgütleri tarafından yapılan "filonun güvenliğini sağlayın" çağrılarına kulak tıkayan küresel güçler, uluslararası sularda düzenlenen bu açık haydutluğa karşı somut hiçbir adım atmadı. Kendi vatandaşlarının kelepçelenip diz çöktürülmesini, yerlerde sürüklenmesini ve faşizan bir "işkence gösterisine" malzeme yapılmasını sadece izlemekle yetinen devletler, olayın ardından cılız kınama mesajları yayımlamak dışında bir varlık gösteremedi.
Uluslararası sularda sivil aktivistlerin kaçırılmasına göz yuman ve vatandaşlık hukukunu çiğneten Batılı ve küresel güçlerin "insan hakları" söylemi, Aşdod Limanı’ndaki beton zeminde bir kez daha tamamen çökmüş oldu.
BAŞÖRTÜLERİNİ ÇIKARDILAR, KABURGALARINI KIRDILAR
İşgal altındaki Filistin topraklarında faaliyet gösteren Adalah Merkezi, yaptığı açıklamada, merkeze bağlı avukatlar ile gönüllü hukukçulardan oluşan ekibin, “Özgürlük Filosu”ndan gözaltına alınan yüzlerce katılımcıya hukuki danışmanlık sağladığını ve bu kişilerin soykırımcı israil güçleri tarafından filonun durdurulmasının ardından ağır şiddet, cinsel aşağılama ve ciddi yaralanmalara maruz kaldıklarını bildirdi.
Merkez yaptığı açıklamada, avukatların bazı tutuklularla görüştükten sonra Aşdod Limanı’ndan ayrıldığını ancak “sıkı kısıtlamalar” nedeniyle tüm gözaltındakilere erişim sağlanamadığını belirtti. Açıklamada, tüm katılımcıların israil göç makamları nezdinde ilk işlemlerden geçirildiği, çoğunun ise Ketziot Hapishanesi’ne nakledildiği ifade edildi.
Adalah, hukuk ekibinin “hukuki prosedürlerin sistematik biçimde ihlal edildiğini” ve soykırımcı israil makamları tarafından aktivistlere yönelik “yaygın fiziksel ve psikolojik kötü muamele” uygulandığını belgelediğini açıkladı.
Merkez, ciddi yaralanmalara yol açan ağır şiddet vakalarına ilişkin onlarca şikayet aldığını, en az üç kişinin hastaneye kaldırıldığını ve daha sonra serbest bırakıldığını duyurdu. Ayrıca kaburga kırığı şüphesi ve nefes alma güçlüğü yaşayan onlarca vaka kaydedildiği belirtildi.
Açıklamada, filoya müdahale sırasında ve esirlerin askeri teknelere aktarılması esnasında elektrik şok cihazlarının sıkça kullanıldığı, plastik mermi kaynaklı yaralanmaların meydana geldiği ifade edildi.
Bildirime göre aktivistler hem gemilerde hem de tekneler ile liman arasındaki transferlerde ağır şiddete maruz kaldı. Ayrıca gardiyanların sırtlarına sert şekilde bastırdığı ve tamamen öne eğilmiş halde yürümeye zorlandıkları, teknelerde uzun süre diz çökmüş halde tutuldukları aktarıldı.
Merkez ayrıca katılımcıların “ağır hakaret, taciz ve cinsel aşağılama”ya maruz kaldığını, israil makamlarının bazı kadın katılımcıların başörtülerini zorla çıkardığını kaydetti.
israilin YÜZÜ TAM DA BEN GVİR
Uluslararası sularda korsan bir operasyonla alıkonulan Küresel Sumud Filosu aktivistlerine yönelik Aşdod Limanı’nda uygulanan insanlık dışı muamele, israil kabinesinde "imaj" kavgasına, Batı başkentlerinde ise tam bir ikiyüzlülük tiyatrosuna dönüştü.
Aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in, elleri arkadan kelepçeli ve diz çöktürülmüş sivillerin önünde bayrak sallayıp şiddeti övdüğü işkence görüntülerini X hesabından paylaşması, israil Dışişleri Bakanı Gideon Saar’ın tepkisini çekti. Saar, sosyal medya üzerinden Ben-Gvir’i hedef alarak, “Bu utanç verici gösteriyle devletimize bilerek zarar verdin. Sen israilin yüzü değilsin, bizi dünyaya rezil ediyorsun” mesajı verdi. Başbakan Netanyahu da görüntülerin "israilin değerleriyle bağdaşmadığını" iddia etti.
israil Dışişleri Bakanı Saar ve hükümet sözcülerinin "Biz bu değiliz" diyerek dünyaya şirin görünme çabası, sahadaki kanlı gerçeklikle tamamen çelişiyor. Gazze’de 20 binden fazla çocuğu acımasızca katleden, Lübnan’da her gün sivil yerleşim yerlerine bomba yağdırarak katliamlar yapan, kutsal mekan gözetmeksizin camileri ve kiliseleri yerle bir eden israilin gerçek ve maskesiz yüzü, tam da Aşdod Limanı’nda sivil aktivistlerin üzerine basarak şov yapan Ben-Gvir’in temsil ettiği barbarlık olarak ifşa oldu. Ben-Gvir, israilin kurumsal devlet politikasının sadece sansürsüz ve arsız bir dışavurumu olarak görülüyor.
Filonun yola çıkışından beri haftalardır süren "vatandaşlarımızın güvenliğini sağlayın" çağrılarına kulak tıkayan ve uluslararası sulardaki haydutluğu bir izleyici gibi seyreden Batılı ülkeler de, skandal görüntülerin ardından "yaptırım" söylemine sarıldı. Aralarında ABD, Fransa, İspanya ve İtalya'nın da bulunduğu birçok ülke, büyükelçileri çağırarak veya Ben-Gvir’e bireysel yaptırım sinyalleri vererek güya hukuku savunuyormuş rolü oynamaya başladı.
Ancak bu hamle, faili gizleme ve israil oluşumunu topyekün bir sorumluluktan kurtarma operasyonu olarak görülüyor. Kendi vatandaşlarının egemenlik haklarını ve can güvenliğini israil karşısında korumayı tercih etmeyen bu devletler, suçu sadece "bir isme" yıkarak yapısal işkence mekanizmasını ve israilin cezasızlık zırhını bir kez daha koruma altına alıyor.
Uluslararası kamuoyuna göre Aşdod Limanı’ndaki beton zeminde diz çöktürülen sivil aktivistlerin görüntüleri, sadece Ben-Gvir’in faşizan zihniyetini değil; katliamcı bir devleti "demokrasi" olarak pazarlamaya çalışan Gideon Saar gibi isimlerin imaj yapaylığını ve kendi vatandaşını korumaktan aciz küresel güçlerin ikiyüzlülüğünü de tarihin utanç sayfalarına kazıdı.
AKTİVİSTLER TÜRKİYE’YE GELİYOR
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı açıklamada, uluslararası sularda soykırımcı israil tarafından hukuka aykırı şekilde alıkonulan Küresel Sumud Filosu’ndaki Türkiye vatandaşları ile üçüncü ülke aktivistlerinin özel uçak seferleriyle Türkiye’ye getirileceğini duyurdu. Fidan, vatandaşların haklarını gözetmeyi ve Filistin halkına desteklerini kararlılıkla sürdüreceklerini vurgulasa da, Türkiye’nin bu süreçteki tutumu kamuoyunda sert eleştirilere neden oldu.
Çünkü kamuoyuna göre Türkiye’den büyük umutlarla yola çıkan ve haftalardır koruma çağrısı yapılan bu sivil insani yardım filosu üyelerinin varış noktası Türkiye değil, aylardır açlık ve sefaletle boğuşan Gazze olmalıydı.
Eleştirilerin odağında, 10 Ekim’de Mısır’da imzalanan ve Gazze’ye insani yardım girişini hukuki bir zorunluluk haline getiren Şarm El-Şeyh Anlaşması yer ediyor. Türkiye, bu tarihi anlaşmanın altında imzası ve taahhüdü bulunan en önemli aktörlerden ve garantör ülkelerden biri konumunda bulunuyor.
Anlaşmaya göre israil, Gazze’ye yönelik insani yardımların girişine engel çıkarmayacaktı. Ancak anlaşmanın yürürlüğe girdiği günden bu yana yardımları engelleyen israil, bu kez de uluslararası sularda insani yardım taşıyan sivil bir filoyu kaçırarak Şarm El-Şeyh metnini açıkça çöpe attığını ilan etti. Anlaşmanın imzacısı olan Ankara’nın ise, israilin bu hukuk tanımazlığına karşı filonun güvenli bir şekilde Gazze’ye ulaşmasını sağlayacak diplomatik ya da askeri bir koruma iradesi sergilememesi zafiyet olarak nitelendiriliyor.
Aktivistlerin haftalarca süren çağrılarına rağmen seyrüsefer güvenliğine yönelik hiçbir somut adım atmayan hükümetin, ancak aktivistler Aşdod Limanı’nda kelepçelenip Ben-Gvir’in işkence şovuna malzeme yapıldıktan sonra devreye girmesi yetersiz bulunuyor.
DÜNYA VATANDAŞLARINA KAMERALAR ÖNÜNDE BU ZULMÜ YAPANLAR, DUVARLAR ARDINDA NELER YAPIYOR?
Uluslararası sularda kaçırılan dünya vatandaşlarının Aşdod Limanı’nda kameralar önünde uğradığı kötü muamele ve israilli bakanların "işkence şovu", gözleri israil zindanlarında tutulan ve sesini dünyaya duyuramayan binlerce Filistinli esire çevirdi. Filistinli Esirler Medya Ofisi, israilin "Damon" ve "Nakab" hapishanelerinde tutulan esirlerin maruz kaldığı ağır insan hakları ihlallerini ve sistematik işkenceyi kan donduran detaylarla raporlaştırdı.
Filistinli Esirler Medya Ofisi’nden yapılan açıklamaya göre, Damon Hapishanesi’nde tutulan Filistinli kadın esirler, koğuşlara düzenlenen ani baskınlarda vahşi bir şiddete ve ahlak dışı sözlü tacizlere maruz kalıyor. israil hapishane yönetiminin baskınlar sırasında kadınların üzerine ses bombaları attığı ve eğitimli polis köpeklerini saldığı belirtildi.
Kadın esirlerin ifadelerine göre; elleri bağlı ve gözleri kapalı şekilde saatlerce namluların gölgesinde tehdit edilen kadınlar, yerlerde yatmaya zorlanıyor ve her türlü ahlak dışı hakarete uğruyor. Ağır yaralı ve kronik hasta olan kadın tutukluların en temel sağlık hizmetlerinden mahrum bırakıldığı, tedavi bir yana, en basit ağrı kesici ilaçlara erişimlerinin bile kasıtlı olarak engellendiği bildirildi.
Gözlerden uzak bir diğer işkence merkezi olan Necef Çölü’ndeki Nakab Hapishanesi’nde ise esirler adeta biyolojik bir yok edilişle karşı karşıya. Çöl sıcağının kavurduğu koğuşların bilinçli olarak dezenfekte edilmediği; koğuşları böcek, sivrisinek ve mantarların istila ettiği aktarıldı. Bu insani olmayan koşullar nedeniyle çok sayıda Filistinli tutuklunun bulaşıcı ve ağır deri hastalıklarına yakalandığı vurgulandı.
Hijyen yoksunluğunun yanı sıra israil hapishane yönetiminin esirlere karşı sistematik bir "aç bırakma politikası" uyguladığı; verilen yemeklerin hem miktar olarak yetersiz hem de yenilemeyecek kadar kötü kalitede olduğu belirtildi.





