Modern Avrupa tarihinin en karanlık sayfalarından biri olan Srebrenitsa Soykırımı’nın 31. yıl dönümü, uluslararası kuruluşların yapısal iflası ve İslam dünyasının derin jeopolitik felcinin gölgesinde anılıyor. 11 Temmuz 1995’te Birleşmiş Milletler’in (BM) "güvenli bölge" ilan ettiği Srebrenitsa’da göz göre göre işlenen ve en az 8 bin Boşnak erkeğin katledildiği bu soykırımın dönüm noktasında dünya, yine İslam coğrafyasının tam ortasında, Gazze ve Lübnan’da icra edilen canlı yayınlanmış bir başka soykırımın vahşetine sahne oluyor.

Bosna Hersek’te 11 Temmuz 1995’te Ratko Mladić komutasındaki Sırp güçleri tarafından gerçekleştirilen ve uluslararası mahkemelerce resmen "soykırım" olarak tescillenen Srebrenitsa katliamının üzerinden 31 yıl geçti. En az 8 bin 372 Boşnak erkeğin sistematik şekilde katledildiği facianın yıl dönümünde, kimliği yeni tespit edilen 10 kurban daha Potoçari Anıt Mezarlığı’nda toprağa verilecek.

Birleşmiş Milletler (BM) tarafından "güvenli bölge" ilan edilmesine rağmen 11 Temmuz 1995'te Sırp güçlerinin kontrolüne geçen Srebrenitsa’da yaşanan insanlık dramı, aradan geçen 31 yıla rağmen adaletin tam anlamıyla tecelli etmediğini düşünen acılı ailelerin yüreğini yakmaya devam ediyor. Suçun izlerini gizlemek amacıyla ülkenin dört bir yanındaki toplu mezarlara taşınan cenazelerden binden fazlasına ise hala ulaşılamadı.

ULUSLARARASI MAHKEMELER "SOYKIRIM" DEDİ

Lahey’deki Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTY) ve 2007 yılında Uluslararası Adalet Divanı, Srebrenitsa’da yaşanan vahşeti resmen "soykırım" olarak tanıdı.

Katliamın mimarlarından olan Bosnalı Sırpların askeri lideri Ratko Mladić ve siyasi lider Radovan Karadžić, soykırım ve insanlığa karşı suçlardan müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Dönemin Sırbistan Cumhurbaşkanı Slobodan Milošević ise yargılama süreci tamamlanmadan cezaevinde öldü.

Bugüne kadar uluslararası mahkemeler ve Bosna Hersek Mahkemesi’nde görülen davalarda 45 Sırp sanığa toplam 699 yıl hapis cezası verilirken, 4 isim hakkında müebbet hapis hükmü kuruldu.

HOLLANDA'NIN İHANETİ

Katliam sırasında BM bünyesinde görev yapan Hollandalı askerlerin (Dutchbat), Potoçari’deki akümülatör fabrikasına sığınan yüzlerce sivili göz göre göre Sırp güçlerine teslim etmesi, yıllarca uluslararası kamuoyunun vicdanını kanattı.

Lahey Bölge Mahkemesi'nin 2007'de Hollanda devletini 300 Boşnağın ölümünden kısmen sorumlu bulmasının ardından, 2022 yılında dönemin Hollanda Savunma Bakanı Kajsa Ollongren, uluslararası toplumun başarısızlığını kabul ederek kurban yakınlarından resmi olarak özür diledi.

Öte yandan Almanya ve Ruanda tarafından hazırlanan, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 40’tan fazla ülkenin destek verdiği tasarı, 23 Mayıs 2024’te BM Genel Kurulu’nda kabul edildi. 84 ülkenin "evet" oyuyla 11 Temmuz, "Srebrenitsa Soykırımı Uluslararası Anma Günü" ilan edildi. Kararla birlikte, soykırımın inkar edilmesi ve savaş suçlularının yüceltilmesi küresel ölçekte kınandı

POTOÇARİ’DE 10 CENAZE DAHA TOPRAĞA VERİLİYOR

Yürütülen DNA çalışmaları neticesinde toplu mezarlardan çıkarılarak kimlik tespiti tamamlanan soykırım kurbanları, her yıl olduğu gibi bu yıl da 11 Temmuz'da Potoçari Anıt Mezarlığı'nda son yolculuklarına uğurlanacak. Bugüne kadar Potoçari’ye 6 bin 772 kişi defnedildi. Hala naaşına ulaşılamayan kurban sayısı: 1000'in üzerinde.

BM'NİN SREBRENİTSA İTİRAFI: BU BAŞARISIZLIK TARİH BOYUNCA PEŞİMİZİ BIRAKMAYACAK

Birleşmiş Milletler (BM), Bosna Savaşı sırasında yaşanan Srebrenitsa Soykırımı'na ilişkin hazırladığı resmi raporda, örgütün yaşanan soykırımı önleyemediğini açık şekilde kabul etti.

1999 yılında dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın talimatıyla hazırlanan "Srebrenitsa'nın Düşüşü" başlıklı raporda, Temmuz 1995'te Bosnalı Sırp güçlerinin BM tarafından "güvenli bölge" ilan edilen Srebrenitsa'yı ele geçirmesi ve ardından 8 binden fazla Boşnak erkek ve çocuğun katledilmesine giden süreç ayrıntılı şekilde incelendi.

Raporda, BM Barış Gücü'nün (UNPROFOR) yetersiz askeri kapasiteyle görev yaptığı, hava desteğinin zamanında sağlanamadığı ve Güvenlik Konseyi'nin gerekli siyasi kararlılığı gösteremediği ifade edildi. Ayrıca, Bosnalı Sırp güçlerinin hedeflerinin doğru analiz edilemediği ve "güvenli bölge" konseptinin sahada etkili şekilde uygulanamadığı değerlendirmesine yer verildi.

BM raporunun en dikkat çeken bölümlerinden birinde ise şu değerlendirme yapıldı:

"Srebrenitsa trajedisi, Birleşmiş Milletler tarihini sonsuza dek takip edecek bir başarısızlık olarak kalacaktır."

Rapor, BM'nin sivilleri koruma sorumluluğunu yerine getiremediğini kabul eden en kapsamlı resmi öz eleştiri olarak değerlendiriliyor. Daha sonraki yıllarda çok sayıda hukukçu ve akademisyen ise BM'nin eylemsizliğini "ihmal yoluyla suç ortaklığı" ve "kurumsal sorumluluk" kavramları çerçevesinde tartışmaya açtı.

BOSNA SOYKIRIMI KARŞISINDA İSLAM DÜNYASI

Bosna-Hersek’te yaşanan soykırım yalnızca Avrupa’nın ve Birleşmiş Milletler sisteminin değil, İslam dünyasının da ağır bir siyasi ve ahlaki sınavı oldu. Bosnalı Müslümanlar sistematik sürgünlere, toplama kamplarına, kuşatmalara ve kitlesel katliamlara maruz kalırken, Müslüman ülkelerin verdiği tepkinin neden yaşananları durduramadığı bugün de tartışılmaya devam ediyor.

İslam dünyasının Bosna’ya tamamen sessiz kaldığını söylemek tarihsel açıdan doğru değil. Türkiye, İran, Pakistan, Malezya, Suudi Arabistan ve diğer bazı ülkeler diplomatik, insani, mali ve farklı düzeylerde askeri destek sağladı. İslam İşbirliği Teşkilatı da Bosna meselesini uluslararası platformlarda sürekli gündemde tuttu. Ancak bu destekler ortak bir stratejiye, etkili bir askeri caydırıcılığa veya katliamları durdurabilecek koordineli bir müdahaleye dönüşmedi.

Sorun gelen yardımın parçalı, gecikmiş ve savaşın ölçüsü karşısında yetersiz kalmasıydı. Bosna Devlet Başkanı Aliya İzetbegoviç’in 1994’te İslam ülkelerinden gelen desteği “önemli fakat yetersiz” olarak nitelendirmesi, savaş yıllarındaki temel hayal kırıklığını özetliyordu. Bosna yönetimi, yalnızca insani yardım değil, saldırıları durduracak siyasi irade, silah ve etkili uluslararası baskı talep ediyordu.

Dönemin adıyla İslam Konferansı Örgütü olan İslam İşbirliği Teşkilatı, Bosna savaşında en fazla diplomatik faaliyet yürüten uluslararası kuruluşlardan biriydi. Bosna-Hersek henüz teşkilatın tam üyesi olmamasına rağmen OIC, Bosna yönetiminin uluslararası alandaki taleplerini destekledi, BM silah ambargosunun kaldırılması çağrısında bulundu, özel dışişleri bakanları toplantıları düzenledi ve Bosna’ya mali yardım sağlanması için üye ülkeleri harekete geçirmeye çalıştı.

Buna karşın teşkilatın kararlarını uygulayabilecek ortak bir askeri gücü, bağlayıcı yaptırım mekanizması veya üyelerini belirli bir politikaya zorlayacak kurumsal kapasitesi yoktu. OIC ülkeleri arasında Bosna konusunda genel bir dayanışma bulunmasına rağmen bu dayanışma, hangi yollarla ve ne ölçüde müdahale edileceği konusunda ortak bir stratejiye dönüşemedi.

Bazı ülkeler Batılı devletlerle ilişkilerini tehlikeye atmak istemiyor, bazıları Balkanlar’daki savaşı doğrudan kendi güvenlik meselesi olarak görmüyor, bazıları ise Bosna’ya yapılacak askeri desteğin Rusya ve Avrupa ülkeleriyle yeni bir çatışma alanı yaratmasından çekiniyordu. Sonuçta OIC zirvelerinde güçlü açıklamalar kabul edilse de bu açıklamaları sahada hayata geçirecek birleşik bir komuta, ortak operasyon planı veya caydırıcı askeri kapasite oluşturulamadı.

Teşkilat, egemen devletlerin siyasi iradelerine bağlı bir yapıydı. Üye ülkeler söylem düzeyinde Bosna konusunda birleşiyor ancak somut maliyet gerektiren askeri ve siyasi adımlarda birbirlerinden ayrılıyordu. Böylece İslam dünyasının en geniş uluslararası örgütü, Bosna için önemli bir diplomatik kürsü oluşturmasına rağmen katliamları durdurabilecek bir güvenlik mekanizmasına dönüşemedi.

Bosna savaşının seyrini belirleyen en kritik konulardan biri, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 25 Eylül 1991’de kabul ettiği 713 sayılı kararla Yugoslavya’nın tamamına uyguladığı silah ambargosuydu. Karar, Yugoslavya’daki çatışmanın büyümesini önlemek amacıyla tüm silah ve askeri malzeme sevkiyatlarını yasaklıyordu. Ancak Bosna-Hersek bağımsızlığını ilan edip saldırıya uğradığında ambargo yeni kurulan Bosna devletine de uygulanmaya devam etti.

Ambargo gösterişte bütün taraflara eşit biçimde uygulanıyordu ancak savaşın başındaki askeri gerçeklik eşit değildi. Bosnalı Sırp kuvvetleri, Yugoslav Halk Ordusundan kalan ağır silahlara, topçu sistemlerine, zırhlı araçlara ve geniş mühimmat stoklarına erişebiliyordu. Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi de Bosnalı Sırp kuvvetlerinin Yugoslav Halk Ordusu ve Sırbistan’ın desteğiyle büyük bir askeri üstünlük kurduğunu, bu avantaj sayesinde kısa sürede ülkenin yüzde 60’ından fazlasını kontrol altına aldığını belirtiyor.

Bosna hükümetinin ordusu ise yeni kurulmuştu ve ağır silah kapasitesi son derece sınırlıydı. Bu nedenle ambargo, güçlü olan tarafın mevcut silahlarını elinden almadı; silahsız olan tarafın kendisini savunmak için silah edinmesini engelledi. Bosna yönetimi ve onu destekleyen ülkeler, ambargonun Bosna’nın Birleşmiş Milletler Şartı’nda tanınan meşru müdafaa hakkını fiilen işlemez hale getirdiğini savundu.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda ve Güvenlik Konseyinde ambargonun kaldırılması defalarca gündeme getirildi. 1993’te bazı ülkeler Güvenlik Konseyini Bosna’yı ambargodan muaf tutmaya ve Sırp saldırılarını durduracak etkili askeri önlemler almaya çağırdı. Ancak Fransa, İngiltere ve Rusya başta olmak üzere bazı büyük güçler, ambargonun kaldırılmasının savaşı büyüteceğini savunarak buna karşı çıktı.

Bu yaklaşımın sonucu ağır oldu. Bosna hükümeti bir yandan uluslararası hukuk gereği silah satın alamıyor, diğer yandan BM tarafından etkili biçimde korunamıyordu. Srebrenitsa gibi “güvenli bölge” ilan edilen yerlerde dahi sivillerin güvenliği sağlanamadı. Ambargonun kademeli olarak kaldırılması ancak savaşın sona erdiği 1995 yılındaki Dayton sürecinden sonra gerçekleşti.

Bosna’da Müslüman nüfusa karşı işlenen suçlar, İslam dünyasında büyük kamuoyu tepkisine yol açtı. Mitingler düzenlendi, bağış kampanyaları başlatıldı ve Müslüman ülkelerin liderleri katliamları kınayan açıklamalar yaptı. Buna rağmen Müslüman ülkeler, Bosna’yı korumak için NATO benzeri ortak ve düzenli bir askeri müdahale gerçekleştiremedi.

Bosna aynı zamanda Avrupa’nın ortasında yaşanan bir savaştı. Bölgedeki hava sahası, deniz yolları ve sınır geçişleri büyük ölçüde NATO ülkelerinin ve Hırvatistan gibi komşu devletlerin kontrolündeydi. Müslüman ülke yöneticilerine göre Bosna’ya doğrudan asker veya ağır silah göndermesi, Avrupa devletleri ve Rusya ile ciddi bir diplomatik kriz riskini de beraberinde getiriyordu.

Bosna savaşında Boşnaklara en doğrudan askeri desteği veren ülkelerden biri İran’dı. İran’ın Bosna’ya silah, mühimmat, askeri eğitim ve danışmanlık desteği sağladığına ilişkin bilgiler daha sonra ABD Kongresindeki soruşturmalara ve resmi belgelere de yansıdı.

İran kaynaklı silahların özellikle 1994’ten itibaren Hırvatistan üzerinden Bosna hükümet güçlerine ulaştırıldığı, ABD yönetiminin de belirli bir dönemde bu sevkiyatları fiilen engellemediği belirtildi. ABD Senatosunun hazırladığı incelemeler, İran ve diğer kaynaklardan Bosna ordusuna yapılan silah transferlerini ayrıntılı biçimde ele aldı.

İran’ın yardımı, Bosna ordusunun tamamen silahsız kalmasını önledi ve özellikle savaşın son döneminde savunma kapasitesinin artmasına katkı sağladı. Ancak yardım gizli yürütüldüğü, sevkiyat güzergahları sınırlı olduğu ve BM ambargosu nedeniyle büyük risk taşıdığı için Bosnalı Sırp kuvvetlerinin başlangıçtaki ağır silah üstünlüğünü kısa sürede ortadan kaldıracak boyuta ulaşamadı.

İran’ın Bosna’daki varlığı ayrıca ABD ve bazı Avrupa ülkelerinde siyasi kaygı yarattı. Dayton Anlaşması sonrasında Washington, Bosna yönetiminden İran ile askeri ve istihbarat ilişkilerini sonlandırmasını istedi. Bosna hükümeti de 1996 yılında İran’la yürüttüğü operasyonel askeri ve istihbarat iş birliğini sona erdirmeye yöneldi.

Türkiye, Bosna savaşında Boşnakların uluslararası alandaki en güçlü savunucularından biri oldu. Ankara, Bosna-Hersek’in bağımsızlığını destekledi, İslam İşbirliği Teşkilatında aktif rol oynadı, BM silah ambargosunun kaldırılması için diplomatik girişimlerde bulundu ve NATO içinde daha etkili müdahale çağrısı yaptı.

Türkiye ayrıca insani yardım sağladı, mültecileri kabul etti ve Bosna için uluslararası kamuoyu oluşturulmasına katkıda bulundu. Savaş dönemine ait mahkeme kayıtlarında İran ve Türkiye gibi ülkelerin Bosna’ya silah ulaştırılabilmesi için Hırvatistan üzerinden geçiş talep ettiklerine ilişkin ifadeler de yer aldı.

Ankara’nın Bosna politikasındaki temel yöntem, tek taraflı bir askeri harekat yerine NATO ve BM üzerinden uluslararası müdahale sağlamak oldu. Ancak NATO içindeki bazı Avrupalı devletlerin uzun süre daha sert müdahaleye karşı çıkması, Türkiye’nin diplomatik girişimlerinin etkisini sınırladı.

Pakistan, Bosna konusunda en sert açıklamalar yapan Müslüman ülkelerden biriydi. İslam İşbirliği Teşkilatı toplantılarında Bosna’ya destek verilmesini savundu, silah ambargosunun kaldırılmasını istedi ve Bosna hükümetinin kendisini savunma hakkını açık biçimde destekledi.

Pakistan’da düzenlenen OIC toplantılarında Bosna meselesi öne çıkarıldı. Pakistanlı siyasetçiler, Sırp kuvvetlerinin kuşatma ve saldırılarının yalnızca diplomatik açıklamalarla durdurulamayacağını savunarak daha kararlı bir tutum çağrısında bulundu. Akademik çalışmalar Pakistan’ın, Türkiye ve İran ile birlikte Boşnaklara silah ulaştırılmasında rol oynayan OIC üyeleri arasında gösterildiğini belirtiyor.

Malezya da Bosna’ya en açık siyasi destek veren ülkelerden biri olarak öne çıktı. Kuala Lumpur yönetimi, Bosna meselesini BM ve OIC platformlarında sürekli gündemde tuttu, silah ambargosunun kaldırılmasını savundu ve uluslararası toplumun etkisizliğini sert biçimde eleştirdi.

Malezya aynı zamanda Birleşmiş Milletler barış gücü kapsamında Bosna’ya asker gönderdi.

UNUTULAN SOYKIRIM TEKRARLANDI

Bosna Hersek’in bilge lideri Aliya İzzetbegoviç’in modern tarihin sinesine kazıdığı "Unutulan soykırım tekrarlanır" ikazı, bugün İslam dünyasının tam ortasında, Gazze’de ve Lübnan’da en vahşi sahneleriyle sahnelenen sistematik bir jeopolitik suç ortaklığına dönüştü. Srebrenitsa ile günümüz Gazze hattı arasındaki tarihsel paralellik, uluslararası hukukun bir koruma mekanizması değil, güçlü aktörlerin stratejik hedeflerine ulaşması için zaman kazandıran kurumsal bir oyalama aracı olarak tasarlanmasında yatıyor.. 1995 yılında Srebrenitsa’da katliamı seyreden "mavi kasklı" Birleşmiş Milletler askerleri ile bugün Lübnan sınırında katliam verilerini kaydetmek ve istatistik tutmak dışında hiçbir ağırlığı olmayan uluslararası gözlemciler, aynı sistemik çöküşün ve ahlaki çürümenin farklı dönemlerdeki tezahürleri olarak tarihe geçti. Dün Bosna’da Boşnakları savunmasız bırakan silah ambargosu neyse, bugün Gazze ve Lübnan’da uluslararası ceza mahkemelerinin ve BM kararlarının veto mekanizmalarıyla işlevsizleştirilmesi ve direnişin silahlandırılması talebi de odur. Küresel sistem, failin askeri operasyonunu tamamlaması için gereken diplomatik koruma kalkanını ve lojistik zamanı bizzat üretiyor.

Tarihsel tekerrür diplomatik takvim oyunlarında da kendini gösteriyor. Srebrenitsa’ya giden süreçte uluslararası toplumun masada yürüttüğü sözde müzakereler, kağıt üstünde imzalanan ama sahada hiçbir karşılığı olmayan göstermelik ateşkesler, Sırp kasaplarının askeri intikalini ve lojistik hazırlığını tamamlamasından başka hiçbir işe yaramamıştı. Bugün Gazze’de de küresel kamuoyunun öfkesini dindirmek ve zaman kazanmak amacıyla periyodik olarak tedavüle sokulan "ateşkes müzakereleri" tam bir oyalama aparatı olarak görülüyor. Masada diplomatik cümleler kurulurken sahada tek bir gün bile saldırılar kesilmedi; aksine sözde ateşkes süreçlerine rağmen her gün yüzlerce sivil, kadın ve çocuk katledilmeye devam ediliyor.

Bu denklemin en kritik kırılma noktası, İslam dünyasının büründüğü sessizlik ve Aliya’nın bahsettiği o "unutma" eyleminin bizzat faili haline gelmesi. coğrafi konumu, nüfus potansiyeli ve küresel finans ile enerji piyasalarındaki devasa finansal kaldıracına rağmen İslam ülkelerinin ürettiği eylemsizlik artık bilinçli bir jeopolitik tercih olarak görülüyor. Küresel kapitalist sisteme ve Batı finans piyasalarına entegre olmuş sermaye yapıları, ekonomik gücün bir yaptırım veya caydırıcılık unsuru olarak masaya sürülmesini dün olduğu gibi bugün de engelliyor. İslam İşbirliği Teşkilatı ya da Arap Birliği gibi kurumların çatısı altında düzenlenen liderler zirveleri, sahada karşılığı olmayan, sadece iç kamuoyunun gazını almaya yönelik retorik üretim merkezlerine dönüştü.

Ne yazık ki kendi güvenliğini küresel aktörlerin insafına bırakan ve kardeşlerinin uğradığı katliamı hafızasından silen yapılar için soykırım, kaçınılmaz olarak tekrarlanıyor.

Muhabir: Yakup YÜKSEK