Küresel ticaretin ve enerji taşımacılığının kalbi konumundaki Hürmüz Boğazı, ABD’nin uluslararası hukuku hiçe sayan tek taraflı hamlesiyle yeni bir krizin eşiğine geldi. ABD Başkanı Donald Trump, pazartesi günü yaptığı açıklamada İran limanlarına yönelik deniz ablukasının yeniden başlayacağını duyururken, boğazdan geçen tüm gemilerden adeta bir "haraç" gibi %20 oranında güvenlik ücreti tahsil edileceğini ilan etti.
ABD’nin bundan böyle kendisini "Hürmüz Boğazı'nın Koruyucusu" olarak adlandıracağını belirten Trump, bölgedeki askeri harcamaları gerekçe göstererek şu ifadeleri kullandı:
"Dünyanın bu son derece istikrarsız bölgesinde güvenlik ve emniyeti sağlamak için gerekli tüm masrafların karşılanması amacıyla, taşınan tüm yüklerden yüzde 20 oranında ücret alınacak."
Trump'ın bu "çökme" girişimi, kendi atadığı Dışişleri Bakanı'nın sözleriyle tamamen çelişiyor. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, henüz bir ay önce (Haziran 2026'da) Orta Doğu ziyareti sırasında yaptığı resmi açıklamada "Uluslararası bir su yolunda hiçbir ülkenin geçiş ücreti veya vergi talep etmeye hakkı yoktur. Mevcut uluslararası hukuk budur ve buradaki beklentimiz de bu yöndedir" diyerek bu durumu gayrimeşru ilan etmişti. Ancak Trump, sadece haftalar önce kendi yönetiminin savunduğu bu tezi çiğneyerek parayı bizzat ABD'nin toplayacağını ilan etti.
ABD ve soykırımcı israil ortaklığının 28 Şubat 2026'da İran'a yönelik başlattığı gayrimeşru saldırılardan önce Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer güvenliğine dair hiçbir kriz veya geçiş sorunu yaşanmıyordu.
Boğaz, açık ve sorunsuz bir şekilde işliyor, dünya petrolünün beşte biri güvenle taşınıyordu.
İRAN’DAN ALAYCI YANIT
Tahran yönetimi ise Trump'ın bu korsan planına gecikmeden yanıt verdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, sosyal medya hesabından Trump'ın büyük harfli yazım tarzıyla dalga geçerek şu paylaşımı yaptı:
"ABD Başkanı tamamen haklı. Ticari gemilerin Hürmüz Boğazı'ndan güvenli geçişini kim sağlıyorsa bu hizmetin karşılığını almalıdır. Ancak İran, Hürmüz'ün her zaman 'KORUYUCUSU' olmuştur ve 'SONSUZA DEK' öyle kalacaktır. %20 elbette çok fazla. Biz adil olacağız."
TRUMP BÖLGE ÜLKELERİNDEN DE HARAÇ İSTİYOR
ABD Başkanı Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı'ndan geçen gemilere koyduğu %20'lik korsan verginin yankıları sürerken, Beyaz Saray’dan şok edici bir haraç hamlesi daha geldi. Trump, bu kez de gözünü bölgedeki müttefikleri olan zengin Körfez ülkelerine dikti.
Oval Ofis'te muhabirlerin sorularını yanıtlayan Trump, ABD'nin bölgedeki askeri varlığının faturasını doğrudan bu ülkelere keseceğini açıkça ilan etti.
Trump, Oval Ofis'te basın mensuplarına yaptığı açıklamada, Hürmüz Boğazı'ndaki gerilimi gerekçe göstererek şu ifadeleri kullandı:
"Dünyanın çok zengin bir bölümünü koruyoruz. Bu koruma karşılığında tazminat (ödeme) alacağız."
Bir muhabirin "Kimden?" diye sorması üzerine ise Trump, isimleri tek tek sayarak niyetini açık etti:
"Koruduğumuz ülkelerden; Suudi Arabistan, BAE, Katar, Kuveyt, Bahreyn. Hepsini koruyoruz ve harika bir iş çıkarıyoruz. Bunun karşılığını bize ödemek zorundalar."
Trump’ın "koruma tazminatı" adı altında talep ettiği bu yeni haraç, akıllara henüz bir yıl önce (Mayıs 2025'te) Körfez turunda imzaladığı devasa anlaşmaları getirdi. "Anlaşma Sanatı" diyerek övünen Trump, henüz çok kısa bir süre önce bu ülkelerle tarihi yatırım ve savunma anlaşmaları imzalamıştı.
Buna göre Suudi Arabistan 600 milyar dolar, Katar’dan 243 milyar dolar (ve 1.2 trilyon dolarlık ekonomik iş birliği taahhüdü) ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) 200 milyar dolar söz almıştı.
Körfez ülkelerini asıl öfkelendiren durum ise ABD ve soykırımcı israilin 28 Şubat 2026'da başlattığı gayrimeşru İran saldırılarının, bölgeyi bir ateş çemberine çevirmesi.
Körfez ülkeleri, ABD'nin kendilerine danışmadan ve plansız bir şekilde başlattığı bu savaş yüzünden birer hedef tahtası haline geldi. Üstelik Körfez ülkelerinin topraklarındaki ABD üsleri ve askeri varlığı nedeniyle doğrudan hedef oldular.
ABD, bölgeye kurduğu milyarlarca dolarlık hava savunma sistemlerine rağmen, son saldırılarda kendi askeri üslerini bile İran füzelerinden ve İHA'larından korumakta aciz kaldı.
CNN’in araştırmasına göre, İran tarafından düzenlenen saldırılarda Orta Doğu’daki en az 16 ABD askeri tesisi zarar gördü. Hasar tespit edilen noktaların 8 farklı ülkede bulunduğu ve bölgedeki Amerikan askeri tesislerinin önemli bölümünü oluşturduğu belirtildi.
Uydu görüntülerine dayandırılan incelemede bazı üslerde radar, haberleşme, hava savunma ve lojistik altyapısının hedef alındığı, kimi tesislerin ise saldırıların ardından “neredeyse kullanılamaz” duruma geldiği belirtildi.
ABD’NİN İRAN SAVAŞININ SEBEBİ YALNIZCA israil DEĞİL
İran savaşının temel nedeni ve Netanyahu’nun bugüne kadar ikna edemediği ABD başkanlarının aksine Trump’ı ikna edebilmesinin sebebi, Trump’ın israilin güvenliğini her şeyin önünde tutması değildir.
Bu savaş ABD Başkanı Donald Trump’ın politikalarıyla uyumlu açık bir stratejiyi izlediğini gösteriyor. Bir yandan, “enerji hakimiyeti doktrini” olarak adlandırılan yaklaşım doğrultusunda küresel fosil yakıt kaynakları üzerinde doğrudan ya da dolaylı kontrol sağlamak; diğer yandan ise Rusya, Çin ve Washington’ın hegemonyasına meydan okuyan ittifak ağını zayıflatmak. Enerji ortaklıkları da bu ağın temel bağlantılarından birini oluşturuyor.
Venezuela gibi İran da devasa petrol ve doğal gaz rezervlerine sahip ve Rusya ile Çin’le güçlü ticari ilişkiler sürdürüyor. Çin, İran hidrokarbonlarının başlıca alıcısı konumunda bulunuyor. Ayrıca İran, küresel enerji piyasaları açısından en stratejik ve en tartışmalı geçiş noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı’nı kontrol ediyor. Dünya petrol ve doğal gaz ticaretinin yaklaşık beşte biri bu boğazdan geçiyor.
ABD Enerji Enformasyon İdaresi’ne göre İran, dünya petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 13’üne sahip olarak küresel sıralamada üçüncü sırada yer alıyor ve dünya petrol arzının yaklaşık yüzde 4,5’ini sağlıyor. İran’ın petrol ihracatının yaklaşık yüzde 90’ı Çin’e gidiyor. Ülke ayrıca yaklaşık 34 trilyon metreküple, Rusya’nın ardından dünyanın en büyük ikinci doğal gaz rezervine sahip. Ancak artan iç talep ve ülkedeki enerji krizi, ihracat kapasitesini ciddi biçimde azaltıyor. İhracatın 2024’te bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 30 düştüğü tahmin ediliyor.
İran’ın Venezuela, özellikle de Rusya ve Çin gibi ülkelerle ilişkileri, güçlü enerji iş birliklerinin yanı sıra ortak jeopolitik hedeflerle şekilleniyor. Venezuela ve İran, ABD yaptırımlarını aşmak için bir ortaklık kurdu. Bu kapsamda Tahran, Venezuela ham petrolünün ihracata uygun hâle getirilmesi için gerekli yakıt ve kondensatı sağlarken, teknik destek ve uzmanlık da sundu.
Benzer şekilde Rusya ile İran arasındaki güçlü enerji iş birliği, Ocak 2025’te imzalanan Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması’yla resmiyet kazandı. Bu geniş iş birliği çerçevesi, iki ülkenin ekonomik baskıları ve uluslararası yaptırımları aşmasına, aynı zamanda yeni ticari, enerji ve güvenlik ittifakları kurmasına imkan tanımayı amaçlıyor. Anlaşma kapsamında Rusya, iç enerji kriziyle mücadele eden İran’a doğal gaz ve altyapı desteği sağlarken, karşılığında Batı pazarlarına olan bağımlılığını azaltıyor.
Bununla birlikte İran’ın en önemli enerji ortağı ve alıcısı Çin olmaya devam ediyor. İki ülke Mart 2021’de, 25 yıllık Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması’nı imzaladı. Anlaşma, İran’dan istikrarlı ve düşük maliyetli hidrokarbon tedariki karşılığında Çin’in petrol, doğal gaz ve petrokimya sektörlerine yatırım yapmasını öngörüyor. Aynı zamanda altyapının güçlendirilmesi, enerji güzergahlarının güvence altına alınması ve İran’ın Kuşak ve Yol Girişimi’ne entegre edilmesi hedefleniyor.
Bu nedenle ABD’nin İran’a yönelik askeri müdahalesi, Çin ve Rusya’ya karşı doğrudan çatışmaya girmeden, bu ülkeleri uluslararası müttefiklerinden izole etmeyi amaçlayan bir stratejiyle Amerikan üstünlüğünü yeniden tesis etme girişimi olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda enerji, rakiplerin stratejik erişimini zayıflatmak için kullanılan jeopolitik bir kaldıraç haline geliyor.
Ancak İran’ın stratejik öneminin yalnızca zengin enerji kaynaklarından kaynaklanmadığını belirtmek gerekiyor. Ülkenin asıl önemi, Hürmüz Boğazı’nı kontrol etmesi sayesinde Asya’yı Avrupa’ya bağlayan temel enerji ve ticaret yolları üzerindeki merkezi coğrafi konumundan geliyor.
Körfez ülkelerinden uluslararası piyasalara ham petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz taşıyan petrol tankerleri ve LNG gemileri bu boğazdan geçiyor. Bu akışın yüzde 80’den fazlasının başta Çin olmak üzere Hindistan, Japonya ve Güney Kore gibi Asya pazarlarına yöneldiği tahmin ediliyor.
Birçok analiste göre İran’ın daha önce defalarca tehdit ettiği ve küresel enerji krizine yol açabileceği uyarısında bulunduğu mevcut trafik kesintisi süresiz olarak devam edebilir. Bunun sonucunda ortaya çıkabilecek piyasa kaosu, petrol ve doğal gaz fiyatlarında sert yükselişlere ve enflasyon baskısına neden olabilir. Bu durum enerji güvenliği ve küresel ekonomi üzerinde doğrudan sonuçlar doğuracaktır.
Avrupa da bu risklere açık durumda. Avrupa Birliği’nin Rus gazına bağımlılığı azaltma stratejisi kapsamında Katar’dan LNG ithalatı son yıllarda artmış olsa da son dönemde ABD’den yapılan ithalat Katar’ı geride bıraktı. İtalya, kısmen devlete ait enerji şirketi Eni aracılığıyla KatarEnergy ile 2026’dan itibaren geçerli olmak üzere 27 yıllık anlaşmalar imzaladı. Bu anlaşmalar kapsamında yılda 1,5 milyar metreküpe kadar LNG ithal edilmesi planlanıyor.
İtalya üzerindeki etki, hükümetin yakın zamanda onayladığı Enerji Faturaları Kararnamesi nedeniyle daha da ağırlaşabilir. Söz konusu kararname, Emisyon Ticaret Sistemi’nin maliyetini, yani karbon maliyetini, tüketicilerin elektrik faturalarına eklenen yeni bir tarife bileşeni üzerinden doğal gazla elektrik üreten şirketlere geri ödüyor.
Amaç, doğal gazla elektrik üretiminin maliyetini düşürmek ve piyasa fiyatlarını olumlu yönde etkilemek olsa da doğal gaz kullanımının yapısal olarak azaltılmasını hızlandırmak yerine gazla üretimi destekleyen bir politika, çözmeye çalıştığı kırılganlığı kalıcı hale getirme riski taşıyor.
İtalya Merkez Bankası ile Ulusal İstatistik Enstitüsü’nün analizleri, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden bu yana İtalya’daki enflasyonun başlıca nedeninin doğal gaz fiyatlarındaki yükseliş olduğunu açık biçimde gösteriyor. Avrupa genelinde ve özellikle İtalya’da elektrik fiyatları ile enflasyon, dış kaynaklı doğal gaz şoklarına sıkı biçimde bağlı bulunuyor.
Özetle Enerji Faturaları Kararnamesi, İtalya’daki yüksek ve istikrarsız fiyatların yapısal nedenini, yani uluslararası doğal gaz piyasalarına bağımlılığı daha da güçlendirme riski taşıyor.
İran’ın bir yandan çatışmayı hızla bölgesel düzeye yayma girişimi, diğer yandan Hürmüz Boğazı’ndaki enerji ve ticaret trafiğinin uzun süre kesintiye uğraması, ABD ekonomisi açısından yıkıcı sonuçlar doğurabilir ve Trump’ın stratejisindeki zayıflıkları açığa çıkarabilir.
ABD Başkanı’nın planına göre İran’ın petrol ve doğal gaz rezervlerinin doğrudan ya da dolaylı biçimde kontrol altına alınması ve Hürmüz Boğazı üzerinde hakimiyet kurulması, dünyanın başlıca fosil enerji kaynakları üzerinde denetim sağlama hedefini destekleyecek. Bu da ABD’nin jeoekonomik ve jeopolitik üstünlüğünü pekiştirmeyi, aynı zamanda fosil yakıt tüketimini azaltma sürecini başlatan temiz enerji ve yeşil teknoloji temelli yeni ekonomik modelin yükselişini engellemeyi amaçlıyor.
Çin, son yıllarda yenilenebilir enerji kapasitesini katlanarak artırdı. 2025 itibarıyla yenilenebilir enerji, ülkenin toplam kurulu kapasitesinin yüzde 56,4’ünü oluştururken, elektrik üretiminin üçte biri yenilenebilir kaynaklardan sağlanıyor.
Çin’in amacı, yenilenebilir enerjiyi fosil yakıtların önüne geçirmek. Petrol talebinin 2027-2030, doğal gaz talebinin ise 2035-2045 yılları arasında zirve yapması bekleniyor.
Avrupa’da ise Yeşil Mutabakat politikaları doğrultusunda fosil yakıt talebinin yapısal biçimde azalması öngörülüyor. Bu politikalar, Trump’ın zayıflatmayı amaçladığı Avrupa’nın güvenliği ve bağımsızlığı açısından temel bir koruma kalkanı oluşturuyor.
ABD, anlaşmalar, diplomatik ve ticari baskılar ile giderek daha kapsamlı hale gelen askeri müdahaleler yoluyla hegemon güç konumunu yeniden pekiştirmeye çalışıyor. Bu stratejide fosil yakıt ekonomisi; güvenlik, jeopolitik ve küresel piyasa kontrolünü birleştiren yaklaşımın temel taşı olarak kullanılıyor.
Bu durum, ABD’nin diplomatik alanlardan ve iklim çok taraflılığından geri çekilmesi ve bunları zayıflatmaya çalışmasıyla şekillenen daha geniş bir çizginin parçasını oluşturuyor. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nden ve Paris Anlaşması’ndan çekilmesi de bu yaklaşımın örnekleri arasında gösteriliyor.
ULUSLARARASI HUKUKU DA UCM ÜZERİNDEN PASİFİZE EDİYORLAR
Trump yönetiminin kurallar ve kurumlar üstü "şeriflik" iddiası küresel adalet mekanizmasını da hedef aldı. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, pazartesi günü The Wall Street Journal’da yayımlanan makalesinde ve ardından sosyal medyadan paylaştığı video mesajda, 2024 yılında israil Başbakanı Benyamin Netanyahu hakkında tutuklama kararı çıkaran Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni (UCM) "gerekirse tuğla tuğla sökeceklerini" ilan etti.
Soykırımcı israilin Gazze'deki savaş suçlarını örtbas etmek için diplomatik bir savaş başlatan Washington, uluslararası hukuku pasifize etmek ve etkisiz kılmak için adeta bir yıkım operasyonuna girişti. Marco Rubio, Beyaz Saray'ın mahkemeyi tamamen ortadan kaldırmaya yönelik bu agresif politikasını milliyetçi ve popülist bir söylem üzerinden savundu. UCM’yi "seçilmemiş küreselci bürokratlardan oluşan aşırı ve radikal bir yapı" olarak nitelendiren Rubio, şu ifadeleri kullandı:
"ABD, basit bir mesajla diplomatik bir kampanya başlatıyor: Küreselciliğe karşı egemen devletler. Bağımsızlık bizim doğuştan hakkımızdır. Bunu, kendisini 'uluslararası hukukun' ruhban sınıfı ilan etmiş bir grubun yönetimiyle takas etmeye niyetimiz yok."
Uluslararası hukuku hiçe sayan bu söyleminde Rubio, 200 yıl önceki İngiliz sömürgeciliğine atıfta bulunarak, "Atalarımız, bizi sözde suçlardan yargılamak üzere denizlerin ötesine taşıyan yabancı bir güce karşı devrim yaptı" iddiasında bulundu.
Rubio’nun mahkemeye yönelik bu sert çıkışı, aslında ABD ve ortaklarının UCM’yi etkisiz hale getirme ve tamamen pasifize etme stratejisinin bir parçası.
Rubio, UCM'nin gelecekte ABD Sınır Devriyesi mensupları, deniz piyadeleri ve askeri personelini hedef alabileceğini öne sürerek Amerikan askerlerine "küresel bir dokunulmazlık zırhı" örmeye çalışıyor.
ABD'nin uluslararası mahkemeyle hesaplaşması yeni değil, aksine köklü bir "hukuk tanımazlık" geçmişine dayanıyor. 125 üyesi bulunan UCM’den ABD, 2002 yılında (George W. Bush döneminde) resmen çekilmişti. Hatta o dönem yürürlüğe konan ve gözaltındaki ABD personelini kurtarmak için askeri güç kullanımına dahi izin veren yasa, uluslararası kamuoyunda "Lahey'i İşgal Yasası" olarak anılmaya başlanmıştı.
Geçtiğimiz yıl Donald Trump, israilli yetkililere yönelik soruşturmalar nedeniyle UCM hakimlerine yönelik seyahat engelleri ve varlık dondurmayı içeren yaptırımlar uygulamıştı. Rubio'nun son açıklamalarıyla birlikte, ABD'nin müttefiklerine baskı kurarak UCM’yi fonlamaktan vazgeçirme, mahkeme çalışanlarına yeni yaptırımlar uygulama ve kurumu içeriden çökerterek tamamen tasfiye etme niyetinde olduğu açıkça görülüyor.





