Farklı dil ve kültürel haklar gündeme getirildiğinde en sık karşılaşılan itiraz, bu taleplerin “ayrımcılık sebebi” olduğu yönündeki suçlamalardır. Oysa toplumsal ayrışmayı doğuran asıl unsur, bir hakkın talep edilmesi değil; o hakkın tanınmaması ve sistematik biçimde inkâr edilmesidir. Hakların adil ve eşit biçimde tanınması, toplumsal barışı güçlendirirken; yok sayma ve dışlama politikaları çatışma zeminini derinleştirir.

Bu durumu açıklamak için miras hukukundan verilecek basit bir örnek yeterlidir. Bir babadan kalan tarlanın miras payı kardeşlerden birine verilmediğinde ihtilaf kaçınılmaz hale gelir. Buna karşılık, miras payı adalet ilkesi doğrultusunda paylaştırıldığında anlaşmazlıkların önüne geçilir. Toplumsal haklar meselesi de benzer bir mantığa dayanır: Adalet, ayrılığı değil; huzur ve bütünlüğü besler.

Osmanlı Devleti’nde 1876 tarihli Kanun-i Esasi’de “resmi dil Türkçe’dir” ifadesinin yer alması, çok dilli ve çok kültürlü bir toplumsal yapı içinde yeni bir siyasal ve hukuksal tartışma alanı oluşturmuştur. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte ise bu yaklaşım daha katı bir biçimde uygulanmış; “Türkçe her şeydir, diğer diller ise hiçbir şeydir” anlayışı, devlet politikalarına yön veren temel kabullerden biri hâline gelmiştir. Bu zihniyet, farklı dillerin kamusal alanda kullanımını sınırlamış ve kültürel çeşitliliği tehdit eden sonuçlar doğurmuştur.

Söz konusu politikalar, zamanla toplumsal gerilimleri artırmış ve dil meselesini ülkenin en temel sorun alanlarından biri hâline getirmiştir. Bir dilin varlığını savunmak veya o dilin eğitimde, kültürde ve kamusal yaşamda kullanılmasını talep etmek, başka bir dili ya da toplumsal kesimi dışlamak anlamına gelmez. Aksine, bu talepler çoğulculuğun, eşit yurttaşlık ilkesinin doğal bir sonucudur.

Dolayısıyla dil haklarını savunmak ırkçılık değil; adalet ve eşitlik talebidir. Gerçek ayrımcılık, farklı dillerin varlığını inkâr etmekle başlar. Kalıcı toplumsal barış ise ancak bu farklılıkların tanınması, korunması ve hukuki güvence altına alınmasıyla mümkün olabilir.

Peki, çözümün temel çerçevesi nedir?

Sorunun çözümü, tarihsel ve sosyolojik gerçeklikler ışığında ortak bir üst kimliğin” korunmasından geçmektedir. Bu üst kimlik İslam’dır. Kürtler ve Türkler, tarih boyunca bu kimlik etrafında bir arada yaşamış, ortak bir kader ve medeniyet bilinci oluşturmuştur. Bu durum yalnızca inanç birliğini değil, aynı zamanda toplumsal düzeni, hukuku ve karşılıklı sorumluluk anlayışını da kapsamıştır.

Osmanlı döneminde Kürtler ve Türkler arasında aşiretler hâlinde yaşayan Keldaniler, Nasraniler, Rumlar ve Ermeniler Müslüman olduklarında, hangi topluluk içinde İslam’ı kabul etmişlerse o topluluğun adıyla anılmışlardır. Bu da etnik kimliğin değil, İslam’ın belirleyici bir üst aidiyet olduğunu açıkça göstermektedir. Bu durum, İslam kimliğinin dil, kültür ve toplumsal aidiyetle özdeşleştiğini ortaya koymaktadır.

Günümüzde yaşanan sorunların kalıcı ve adil bir çözüme kavuşturulabilmesi için, İslam’ın üst kimlik olarak sunduğu adalet, eşitlik ve kardeşlik ilkeleri esas alınmalıdır. Tarih boyunca kader birliği yapmış bu toplumların, hiçbir ayrım gözetilmeksizin eşit haklara sahip olması sağlanmalı; toplumsal barış, karşılıklı saygı ve ortak değerler temelinde yeniden tesis edilmelidir.