Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde “Çocukların Suça Sürüklenmesine Yol Açan Nedenleri Tüm Yönleriyle Ele Almak ve Önleyici Mekanizmalar Geliştirmek Amacıyla” bir komisyon kurulmuş. Bu başlık bile aslında ne kadar derin, ne kadar acı ve ne kadar ertelenmiş bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu anlatmaya yetiyor. Çünkü ortada sadece adli bir mesele yok. Ortada toplumsal bir çöküşün, ihmalin ve sessizliğin büyüttüğü bir trajedi var.

Çocuklar suça doğmuyor. Çocuklar suça itiliyor. Aile, ekonomik koşullar, eğitim sistemi, sokakta yaşamak zorunda kalmak, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı… Bunların her biri bir çocuğun hayatında açılan derin bir yara. O yaralar tedavi edilmediğinde ise, gün geliyor, bir çocuğun elinde bıçak oluyor, bir çocuğun bedeninde kurşun oluyor.

Sevgiden yoksun, güven vermeyen, düzensiz ve çatışmalı bir aile ortamı; çocuğun kişilik gelişimini, ruhsal ve psikolojik yapısını temelden sarsıyor. Çocuk kendini güvende hissetmediğinde, aidiyet duygusu gelişmediğinde, değerli olduğunu öğrenemediğinde; öfke biriktiriyor. O öfke zamanla kontrol edilemez hale geliyor. Ve sonunda bir anlık “yan bakma” bile bir cinayetin bahanesi olabiliyor.

Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da yaşanan olay, hepimizin yüreğini dağladı. Akranları tarafından öldürülen bir çocuk… Öldürülen de çocuk, öldüren de çocuk. Henüz 15 yaşında. Biri toprağa girdi, diğeri cezaevine. İkisi de aslında bu toplumun çocuklarıydı. İkisi de bir şekilde kaybedildi. İkisi de sistemin, ihmalin, ilgisizliğin ve sevgisizliğin kurbanı oldu.

Burada sormamız gereken soru şudur: Bu noktaya gelene kadar neredeydik? O çocuklar ilk öfke patlamasını yaşadığında kim vardı yanlarında? İlk kez okula uyum sağlayamadıklarında, ilk kez şiddete maruz kaldıklarında, ilk kez suça meylettiklerinde kim el uzattı?

Maneviyatsızlık girdabı gençlerimizi içine çekiyor. Sadece maddi yoksulluk değil, manevi yoksulluk da gençleri hayattan koparıyor. Değerler zayıfladıkça, vicdan sesi kısıldıkça, merhamet yerini öfkeye, sabır yerini şiddete bırakıyor. Genç, kendini ifade edemediğinde yumruğunu konuşturuyor. Dinlenmediğinde bağırıyor. Görülmediğinde yakıyor, yıkıyor.

Eğitim sistemi sadece sınav odaklı olmamalı. Çocuklara matematik kadar merhameti, fen bilgisi kadar empatiyi, tarih kadar vicdanı da öğretmeliyiz. Okullar sadece bilgi veren kurumlar değil, aynı zamanda hayatı öğreten, duyguyu tanıtan, öfkeyi yönetmeyi öğreten güvenli alanlar olmalı.

Aileler de yalnız bırakılmamalı. Ekonomik sıkıntılarla boğuşan, ruhsal olarak tükenen, destek olamayan anne babalar; farkında olmadan çocuklarına zarar verebiliyor. Sosyal hizmetler güçlenmeli. Rehberlik mekanizmaları sadece kağıt üzerinde değil, sahada etkin olmalı. Risk altındaki çocuklar daha suça karışmadan tespit edilmeli. Bir çocuğu cezaevine göndermeden önce, ona hayatın kapılarını açacak yollar bulunmalı.

Çünkü cezaevleri çocuklar için bir çözüm değildir. Cezaevleri, çoğu zaman daha büyük travmaların başlangıcıdır. Orada kaybolan sadece özgürlük değil, umut da oluyor. Bir çocuğu kurtarmak, bir toplumu kurtarmaktır. Bir çocuğu kaybetmek ise, geleceğin bir parçasını toprağa gömmektir.

Bugün Meclis’te kurulan komisyon, umarız sadece rapor yazan bir yapı olmaz. Umarız gerçek çözümler üretir. Umarız rakamlar, istatistikler ve dosyalar arasında kaybolmaz. Çünkü her dosyanın içinde bir hayat var. Her istatistiğin arkasında bir çocuk var. Her “suça sürüklenen çocuk” tanımının içinde, aslında yardım çığlığı atan bir insan var.

Bir çocuk daha toprağa girmesin diye, bir çocuk daha cezaevinde büyümesin diye, artık geç kalmadan harekete geçmeliyiz. Çünkü mesele sadece çocukların suçu değil. Mesele, bizim onlara kuramadığımız adil, güvenli ve sevgi dolu dünyadır.

Bir toplum, çocuklarını koruyabildiği kadar güçlüdür. Bir çocuk kaybolduğunda, aslında hepimiz biraz daha eksiliriz.