Endülüs’ün hazin öyküsünde ilginç bir detay vardır. Denir ki, ülkenin dağılışında ve yıkılışında işleri güçleri birbirleriyle uğraşmak ve birbirlerinin hatalarını, noksanlarını aramak olan bin beş yüzden fazla kanaat çevresinin de büyük payı vardı.
Muhtemelen her biri, hadiste geçen yetmiş üç fırkadan kurtulan “fırka-yı naciye”nin de “taife-i mansura”nın da kendisi olduğunu iddia ediyordu. Oysa bir grubun diğerinden daha doğru düşünmesi, kurtulmasına yetmeyecekti.
“Bir fitne olmayacak sandılar, körleştiler, sağırlaştılar.” (Mâide 71)
Endülüs’ün güneşi de bir gün batabilirdi. Bu ihtimalin ilm-i siyaseti, felekler kadar çekici gelmedi nedense?
Rodrigo’nun göl kenarında balık tutmakla meşgul olduğunu, kendileriyle ilgilenmediğini sandılar.
Alfonso’nun av peşinde koştuğunu, Tuleytula (Toledo) diye bir hayalinin olmadığını varsaydılar.
Fernando’nun, şaraplarıyla övünmekten aklına ne Kurtuba (Cordoba) ve İşbiliyye (Sevilla) gelir zannettiler.
Sonuçta diğer acı öyküler gibi nice ders bırakıp veda ettiler.
İyi de kulağa küpe gibi takılmadıktan sonra sonra ibretlerden kütüphaneler kurulsa ne olur.
Yolun kılavuzu, pusulası ve haritası yapılmadıktan sonra öğütlerden medrese yapılsa ne olur?
Müminlerin uhuvvetini ve ittihadını anlatan ayetleri hadisleri ve menkıbeleri en etkili vaazlarla anlatmak güzel. Ama ondan daha güzeli, bunları sahada hatırlamak değil mi.
Elhamdülillah, bu hususta hayli nimete erdirilmiş bir mektebin şahidiyiz.
Farklı İslami çevrelerden konukların davet edildiği bir programda Hafız Hüsrev Altınbaşak Merhum’un başından geçen latif bir hadiseyi anlatınca, sohbetin sonunda iki kişi yanaşıp şöyle demişlerdi: “Biz çok duygulandık, biz, sizi çok bilmiyoruz, tanımıyoruz fakat siz bizim hocamızdan örnek verdiniz.”
Ne yani Hoca sizin diye bize kendisinden bahsetmek yasak mı diye latife yapmıştık.
İslamın aziz ahkamı, şiarları uğruna çaba harcamış, zahmet çekmiş, istikametten ayrılmamış bütün Allah dostlarını bal için çiçek bilmek ne muazzam bir lütfu ilâhidir. Rabbim şükredenlerden eylesin. Ve edebimizi muhafaza buyursun.
İşgal rejimini boykot ederken birleşmenin lezzetini aldığımıza göre ve Gazze’deki kardeşlerimiz için ses verirken yan yana durmanın kıymetini farkettiğimize göre bu kapıyı genişletmek herkesin boynunun borcudur.
Bu Ülke’de habire ıslatılan şirk çamurundan korunmanın da her bilinçli müslümanı birlikteliğe zorladığı ortada. Ve bu uğursuz düzeneği uğurlayana kadar bu kapının da daima açık tutulması mecburidir.
İttihadı bu zamanın en büyük farz vazifesi gören Üstad ne demişti:
“Hayat, vahdet ve ittihadın neticesidir. İmtizaçkârâne (kaynaşmış haldeki) ittihad gittiği vakit, manevî hayat da gider.”
Ve öyle uzun anayasa yazmaya gerek yok. Onun şu sözü müslüman bir toplumun düsturu olsa yeter:
"Ey talib-i hakikat! Madem hakta ittifak, ehakta ihtilaftır.
Bazen hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen."
Mevlâ, “bünyanun mersus” sırrından hissemizi ziyade eylesin.