Deprem, bir muhasebe davetidir

Ardı sıra değişen gündem ve olayların arasında şunu ya da bunu yazalım, analiz edelim derken yanı başımızda merkezi Süleymaniye olan, İran'da daha çok ölüm ve yıkım getiren ve yedi ülkeyi şiddetli sarsan ve acıya boğan bir zelzele musibetiyle bir kez daha sınandık.

Sınandık diyoruz. Çünkü bunu bize öğreten Yüce Kur'an'ımızdır. “Sizi korku, açlıkla, mal, can, ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. ( Bu sınamalardan ötürü) sabredenleri müjdele!”

Gece, savaş, işgal, hüzün ve soğuğun buluştuğu bir demde coğrafyamızda yeni bir sınama, yeni bir silkme… Acılar anlatılmaz, yaşanır hakikati bir kez daha iliklerimize kadar işliyor:

Feryatlar, ağıtlar, mahzun bakışlar, koşturmalar, ölümün sıcaklığını üzerinde taşıyan insanlar ve enkazlar… Felaketin muhtemel faturasını gözler önüne seriyor.

Depremin bir referandum ve bir çatışma sonrası Kürdistan coğrafyasında gerçekleşmesi ‘kini, öfkesi, hasedi' tavan yapmış ve ırkçılığı kutsamış ağızlarda ‘İlahi bir cezalandırma' olarak yorumlanması ve kendi ırkı adına bir olumlama çıkarma akla ziyan ifadeler ve hadsizliktir.

Peki, gerçekten deprem algımız ve bakışımız nasıl olmalıdır?

Bediüzzaman bu konuyu şöyle izah ediyor:

“Deprem gibi musibetler, halkın ekseriyetinin hatasından ileri gelir. Bazı şahısların işlediği ve umumi musibetlerin gelmesine sebep olan büyük cinayetlere diğer insanların çoğunluğu fiilen iştirak etmiş olmasalar bile, bazı katkılarda bulunmak, destek olmak veya kalben taraftar olmak gibi sebeplerle o cinayetler umumun iştirak ettiği büyük hatalara dönüşür ve bu da büyük musibetlerin gelmesine sebep olur.

Böyle umumi belalarda tamamen masum olanların da acıya düşmelerinin sebebi ise dünyadaki imtihan sırrıdır. Kur'an'da, “Öyle bir bela, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar.” (Enfal Suresi, 25. ayet) buyrularak buna dikkat çekilmiştir.

Dünyadaki imtihan, hakikatlerin perdeli kalmasını gerektirir. Eğer masumlar böyle musibetlerde daima sağlam kalsaydı ve küçük büyük her bela, sadece zalimlere inseydi, imtihan perdesi yırtılıp herkese zorla iman ettirilmiş olurdu.

Bununla birlikte Allah'ın merhamet ve adaleti böyle musibetlerde zarar gören masumların imdadına ahirette bol mükâfatlar vererek koşturur. Böyle belalarda malını kaybedenlerin malları sadaka, canları şehid, çektikleri sıkıntılar da günahlarına kefaret olup ahretteki makam ve mükâfatlarını artırır. Hadis-i şeriflerde enkaz altında ölenlerin şehid olarak vefat edeceklerinin bildirilmesi depremde ölenler için büyük bir müjdedir.”

Evet deprem de yağmur, kar gibi ilahi bir emirdir. Yüce Allah'ın kâinatta geçerli bir sünnettullahıdır. Böylesi sınanma vesilelerini farklı mecralara kaydırmak olaydaki İlahi hikmeti anlamamaktır:

Fay sahibi Arz'a and olsun!” ( Tarık Süresi: 12)

“Onlar gök'ten ve arz'dan, arkalarında(geçmişte) ve önlerinde(gelecekte) olacakları görmüyorlar mı? Şayet dilersek, onları 'Arz'a batırırız' veya üzerlerine 'Gök'ten bir kütle(göktaşı)' düşürürüz. Muhakkak bunda, (Allah'a) yönelen kullar için bir ayet vardır.” ( Sebe: 9)

Depremi yaşayanlara üzerinden musibetin nedenini farklı mecralara bağlayıp bir toplum üzerinden ‘haklı haksız, oh olsun!'lar şeklinde çıkarım yapanlar aslında aynaya bakıp “Çuvaldızı kendine iğneyi başkasına batır.” idrakiyle hareket etmelidirler. Yoksa adalet ve hak dediğimiz çizgiden yoksun ve habersiz ektikleri kin tohumu onların da yakasını hem dünya hem ahirette bırakmayacaktır.

Yeri sarsan, yer üstündekileri salladıkça sallayan ve yedi ülkede kendini hissettiren bu zelzele ilk önce yürekleri sarsmalı değil miydi?

Ayetin diliyle oluşan her sarsıntı gönlümüzü Allah'a daha bir yöneltmeli değil miydi?

Her fay kırılışında kalbimizi katılaştıran öfke, kin, faşist duygular, hissizlik, merhametsizlik, nemelazımcılık kırılıp dağılmalı değil miydi?

İbadet, kulluk, kardeşlik gibi güzellikleri ıskalayıp dudak bükücü ve küçümseyici bir edayla her olay ve gelişmede ırk, mezhep ve nefsine pay çıkaranlar bir sallantıyla dimdik ayağa kalkıp can havliyle sokağa dökülür gibi nedamet zelzelesiyle kulluk secdesine kapanmalı değil miydi?

“Bir musibet bin nasihate değer.” sözünden önce gönlümüz ve aklımız bir muhasebe etmeli değil miydi?