• DOLAR 16.672
  • EURO 17.564
  • ALTIN 975.63
  • ...

Ümitvar olunuz sözünün insanına…

Her şey ama her şey nasıl da değişmiş dedi Feki Abdullah değişimin aheste aheste yürüdüğü doğduğu, büyüdüğü Düzova(labana) köyüne ayak bastığında... Suladığı küçücük çam fidanları, çamurlu yollar, kerpiç evler, mesken edindiği köyün camisi her yer nasıl da değişmiş/dönüşmüş mezarlık bile.. Hayret ve şaşkınlığını gizlemeye zorlanıyordu. Bu süreçte beş halasının tamamını kaybetmiş, amcaları, amcazadeleri vefat etmiş her mezarın başında sanki yeni vefat etmişler gibi ciğeri yana yakıla Fatihalar, Yasinler okuyordu.. Mezar taşlarının soğukluğuna dokunarak… Hem taşları neden soğuk olur mezarların…

Dile gelse yaşadıkları ve yaşayamadıkları, kurduğu hayalleri darda olunca insan daha çok hayal kuruyor belki de.. Bir bir önünden geçti bir film şeridi gibi 92'den sahne alan.. Mazıdağı’nda şehit olan fedakarlık, adanmışlık abidesi, güzel sesli, sahabe ahlaklı Öğretmen Abdulvahap Yersiz’in taziyesi için yola revan olduğu gün başladı her şey.. Daha on sekizinde gençliğe yeni yeni adım attığı bir demde yerin yüzünden çekilip saç sakal ağararak dünyaya yeniden 'merhaba' demek... Yaşamın belki de en güzel yıllarını(18-47) dört duvar, süngüler, gardiyanlar, sürgünler, hasretler, yokluklar arasında geçirmek... Bir bir gelen vefat/şehit haberleri, mümin kardeşlerinin darda oluşu ve hiçbir şey yapamamanın kahredici çaresizliği duadan gayrı.. Hasretle baktığı demir kapılar, güneş görmeyen mahzenler, gözyaşlarıyla suladığı seccadeler, bükemediği demir korkuluklar şahit olsun.. Hangi biri geçmedi ki gözlerinin önünden...

Koğuş 39'da kendisi için bir sığınak, bir dayanak, hal’den anlayan bir Xal olan Selahattin abisinin tabutuna omuz veremediği, Cahit'in gün be gün hemen yanı başında hastalıktan eridiği, koğuş arkadaşının Van'da okuyan kız kardeşinin depremde vefat ettiği haberini kendisine verdiği, görüş gününde en güzel elbiselerini giyen koğuş arkadaşının eşinin boşanma haberiyle döndüğündeki mahzuniyeti, çaresizliğini, kendi düğününde damat olarak bulunmadığı, zindan arkadaşına babasının vefat haberini bulgur bulgur terleyerek verdiği…

Kendisini karşılamaya gelen muazzam kalabalık içinde birilerini arıyordu gözleri.. Tam yirmi dokuz yıldır bu zindan senin o zindan benim şehir şehir dolaşan yaşlılığın ve hasretin belini iki büklüm ettiği babası ve annesi, kapanılmaz mı ayaklarına annenin, ayakları öpülesi annenin, çift camlardan sesine ve kokusuna hasret annenin, cennet kokulu annenin.. Evlat özlenendir, 'Abdullahımın' deyip  ciğerinin derinliklerine çekti yavrusunun kokusunu, bir daha bir daha sarıldı yavrusuna hiç bırakmamacasına, gözünde hala on sekizindeydi yavrusu, anneler neden hep böyle olur ki.. Yakub’un oğluna kavuşmasını yıllardır film sahnelerinden izlerdik de o sahne her şeyi anlatmaya yetti silinmez kalemle nakşedildi her birimizin zihnine ve kalbine..

Ve Ceylanpınar.. İdeallerinin, hayallerinin şekillendiği şehir.. Boyundan büyük işler yaptığı, her bir sokağını Allah'ın dinini anlatmak, güzel ahlakı yaymak, güzel insanlar yetiştirmek, dindar bir nesil inşa etmek için karış karış arşınladığı şirin şehir. Çocukluğu vardı her bir sokakta, oynadığı maçlar, saklandığı kuytu köşeler... Hayatı güzel ahlak, hayatı dava olan Şehit Ramazan’ın silueti belirdi gözlerinin önünde... Çok değişen şu sokaklarda birlikte  tebliğ için kapı kapı dolaştıkları, gah güler yüzle karşılandıkları gah kovuldukları günler.. Uzaklara çok uzaklara dalmıştı gözleri, sildi nemlenen gözlerini  ‘ne güzel günlerdi’ dedi içinden ne güzeldir hesapsız dostlara sahip olmak.

Hoş Geldin Abdullah Abi, ne iyi ettin de geldin…

İsmail DURMAZ