'…Böylece onları sonrakiler için hem bir ibret, hem de bir örnek kıldık.'(Zuhruf Suresi, 56. Ayet)

Bilinmezlik sancısından bilginin ummanına uzanan bir yolculuktur, insanın anlam macerası. Bilme telaşı, insanı 'ben kimim, nereden geldim, amacım ne' gibi kadim sorulara sürükler. Bilim, inanç ve felsefenin doğuşuna vesile olan bu sorulara cevaplar bulma adına insan, kadim toplum ve medeniyetlerin aynı konudaki bilgi, kültür ve tecrübelerinden yararlanmaya çalışır. Bu çalışmada ona öncülük eden en önemli bilim dallarından birisi de tarihtir. Çünkü İbn Haldun'un da belirttiği gibi geçmiş, geleceğe, suyun suya benzerliğinden daha ziyade benzer.

Tarih, bir ibretler manzumesidir. İbret-örnek olma kıskacında tekerrür eden bir gerçeklik söz konusudur her daim. Kur'an şairimiz Mehmet Akif'in 'Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar / Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?' vecizesini de hatıra getirince ibret mekanizmasının canlı tutulmasına vesile olan tefekkürün önemi ortaya çıkar. Evet tefekkür…

Tarih şuurunu 15 yıla yayarak Siret-i Enbiya serisini başlatan Siyer Vakfı, Hicri 1443 yılını Tarih Yılı ilan etti. Her biri alanında uzman akademisyenlerce hazırlanmış Tarih Medresesi programında Asr-ı Saadetten, Dört Halife ve Emevilere, Abbasilerden, Endülüs Emevi Devleti'ne, oradan Fatımiler, Eyyubiler, Selçuklular ve Osmanlı'ya uzanacağımız; kültürü, sanatı, medeniyetiyle büyük bir tarih müktesebatından istifade imkanı sunuluyor. Aynı zamanda Ömer Muhtar, Cennetin Krallığı, Çağrı gibi filmlerin müzakeresinin de yapıldığı bu çalışmada Tekerrürden Tefekküre Tarih ve Siyer Dergisi Tarih Sayısı eserlerinin analizleri de mevcut. Rabbim hakkıyla müstefid olanlardan, tarihi birikimden süzülen müktesebatın şuuruna varanlardan eylesin.

Bu yazımıza konu olan 'Tekerrürden Tefekküre Tarih' kitabına, bu çalışmaların hülasası diyebiliriz. Siyer Akademi Yayınlarından çıkan bu eserde, tarih bilinci, tefekkürle ete kemiğe bürünmüş bir esere dönüşüyor.

Kitapta tarihin önemine… İnsanlık ve peygamberler tarihine… Kur'an'dan hadislere değin tarihin kaynaklarına, usulüne... Tarihçinin taşıması gereken vasıflara… Tarihin din, siyaset ve gelenek ile olan ilişkisine… Tarih anlayış ve araştırmalarına, felsefesine, eleştirisine, analizine… Tür olarak kültür ve medeniyet, kurumlar, bilim ve teknoloji tarihine… El Bidaye ven-Nihaye eserinden, Taberi'ye, İbn Haldun'dan Halil İnalcık Hoca'ya değin tarihin önemli şahsiyet ve eserlerine… Kısacası tarihin inceliklerine dair kapsamlı bir çalışma karşılıyor bizi.

Bu yazımızda tarihin ne olduğunu, bize ne söylediğini, ne yarar sağladığını, bakış açılarının tarihe nasıl aksettiğini bizlere aktaran ve kitabın maksadını bizlere sunan Muhammed Emin Yıldırım Hoca'nın 'Tarih Nedir?' makalesinden istifade etmeye çalışacağız.

Hoca, Cicero'dan İbn Haldun'a, Makrizi'den Sehavi'ye, Katib Çelebi'den, Ahmed Hilmi'ye, Gabriel Monod'dan Ernest Behrnheim'a, Ahmet Zeki Velidî Togan'dan Cevdet Said'e değin birçok şahsiyetin tarih tanımına yer veriyor. Bunların hülasasında 'Tarih, geçmişte yaşanan olayları yer, zaman ve failleri göstererek, kaynaklara dayalı olarak sebep-sonuç ilişkisi içinde inceleyen bilim dalıdır' diyebiliriz. Her biri birbiriyle ilişki içinde olan bu 6 sacayağının üzerinde kaim olmuştur tarih. Çünkü tarih, bize geçmişin fotoğrafını sunar. Dağ, nehir, köy, şehir gibi mekanlara dair bilgi de verir. Aktarılan olayın zamanı da belirtilir. Olayların failleri kaynaklara dikkat edilerek aktarılır, sebep sonuç ilişkisi ile birbirinden bağımsız gibi görünen olay ve olguların arasındaki bağ daha bir görünür hale gelir.

Tarih, bu vesileyle coğrafya, antropoloji gibi birçok bilim dalıyla; tefsir, siyer gibi dini ilimlerle de dirsek temasındadır. Kültür, sanat, mekan formu, gelenek-görenekler, giyim-kuşamlara da ayrı bir bakış açısı sunar, tarih. İştirak ettiğim İslam tarihi derslerinde her biri apayrı gibi duran birçok olay ve olgunun birbiriyle olan bağlantılarına bakınca, küçük ayrıntılara bir nebze vakıf olmanın, 'Bütün, onu oluşturan parçalardan daha büyüktür.' hakikatine ermenin haşyetini hissedebiliyor insan.

'İçinde ilim bulunmayan ibadette, kavrama bulunmayan ilimde, tefekkür bulunmayan okumada hayır yoktur.' diyor, İbn Haldun. Aziz Kur'an'ımız neredeyse üçte ikisinde hep tarihten bahsetmiştir. Yaratılış öncesinden yaratılış sürecine, ilk insan Hz. Âdem'den (a.s.) Resul-i Alem Hz. Muhammed'e (SAV) kadar birçok ibretler manzumesi sunmuştur. Peygamberimizin (SAV) birçok hadisinde geçmiş milletlere dair anlatılar da göze çarpar. Büyüklerimizin anlattığı kıssa ve menkıbeleri, geçmişten günümüze gelen tarihi eserleri de eklediğimizde tarih büyük bir bilgi hazinesi, insanlığın ortak mirası, geçmişten süzülerek geleceğe aktarılan bir kültür sermayesi olarak karşımıza çıkar. Hoca, insanlığın bu ortak mirasının bir ayet olduğunu ve intihaliyle meşhur olan Batı'ya çaldırmamak gerektiğini de belirtir. Çünkü tarih, aynı zamanda milletlerin hafızasıdır, kalbidir, şuurudur.

Tarih bilinci, milletlerin geçmişten cesaret almasına vesile olan, dostları ve düşmanları tanımasına katkı sunan, umutları diri tutan, hayalleri ve ufukları genişleten, topumda ortak bir hissiyatın gelişmesine vesile olan önemli bir etkendir. Hafızasını koruyan, geçmişle bağını doğru kuran ve sağlıklı bir şekilde idame ettiren milletler, geleceğe daha emin adımlarla ilerlemişlerdir. İstikbal, köklerdedir zira.

Bu coğrafyanın bizlere yüklediği kadim bir misyon var: İslam hamiliği-hadimliği misyonu… Köklerinden kopan ağaca, odun nazarıyla bakılır. O misyonu ve mirası unutan ve inkar eden, hatta geçmişine düşman olan toplumlar, kafasını kuma gömen devekuşu olmaya mahkum olurlar. Bu ise potansiyele bir hakarettir. Böylesi bir inkar, ufukların ve ila nihaye nüfuzun daralmasına sebebiyet verir.

Meselenin diğer ucunda geçmişle iftiharın, kişiyi aldanışa ve tembelliğe de ittiği bir gerçektir. Rabbimizin kimi vakitlerde bir milleti daha ön plana çıkardığı bir hakikattir. İslam Arapların gayretiyle doğdu, onların sendelediği bir devirde (Abbasi-Selçuklu-Eyyubi özelinde olduğu gibi) Türk, Kürt ve nice kavmin desteği ve komutasıyla yükseldi. Geçmişle iftihar edilir tabi ki, bu haktır da. Ancak bu gerçeklik, bir toplumu Türk-Kürt-Arap olduğu için yüce yapmaz. Hele hele bu miras üzere mirasyedilik, büyük bir hasarete sebebiyet verir. Dedenin yediği elma, torunu doyurmaz. Allah (C.C.) indinde kim takva zırhı ve ihlas şuuruyla davayı göğüslemişse, odur yücelecek olan.

Mart ayındayız. Bu ayda kutladığımız İstiklal mücadelesi ve Çanakkale Zaferi gibi önemli zaferler, ırk üstünlüğünden değil, iman coşkusu ve vatan sevdasının birleşiminin Rabbimiz katında kabul görülmesi vesilesiyle olan şeylerdir. Nasıl ki şahsi enaniyet, amelin ihlasını yok eder, toplumsal enaniyet de öyledir. Sağmal bir ineğin en sonunda kovayı devirmesi gibi tüm yapılanlar da sonuçsuz kalır, bu enaniyetle. İşte tarih şuuru, bu iki ucun ortasında vasatı temsil etme açısından önemli bir kaynaklık teşkil eder. Çünkü tarih ve Kur'an-ı Kerim, Talut ordusu ve Bedir ashabı gibi nice az toplulukların, nice çok topluluklara galip gelişini bizlere aktarır. Böbürlenenlerin de burnunun yere sürtüldüğünü Nemrutlardan, Calutlardan, Karunlardan, Firavunlardan görürüz.

Makalenin en sonunda tarihe bakışta sözlerimizin hülasasını teşkil eden 5 insani nazariyeye değinir hoca. Tarihi hiç okumayanlar, ihtiyaç duymayanlar, en büyük kitleyi oluştururlar. Bunda okuma kültürünün zayıflığının yanı sıra, sorunlu tarih öğretiminin payı da vardır. Bilgiyi bilince dönüştürmeyen, ibret almayan ikinci grup ise tarihe bilim kurgu veya masal gözüyle bakanlardır. Tarihi okuduğu halde hamasete kurban eden üçüncü grup, tarihi atalarla övünme ve buradan ideoloji devşirme maksadıyla okumaktadır. Altı doldurulmamış hamaset, dillendirilen değerlere zarardan başka bir işe yaramaz. Tarihi sövgü aracına dönüştüren dördüncü güruh ise hatalarına tarihten kılıf bulur, menfaat elde etmek için tarihi düşmanlık aracına döndürür. Her bir hadiseden ders çıkaran, bilgiyi bilince dönüştüren, güncele yarar bilgiler edinen beşinci grup ise, tarihi bilinç ve şuurla okuyan az bir gruptur.

Tefekkürle okunan tarihin faydalarına gelecek olursak... Öncelikle böylesi bir tarih, güzellikle tekerrür edecektir. Okuyanı tarihin nesnesi değil, öznesi kılacaktır. Toplumları ibret değil, örnek yapacaktır. Menkıbeler bebe uyutmaya değil, adam uyandırmaya vesile olacaktır. Tefekkürle okunan tarih, bugünleri ihya, yarınları inşa etmeye vesiledir. Rabbim bizi o şuurla donanan müstesna şahsiyetlerden eylesin!

Gelecek yazımızda kitabın diğer bölümlerine kaldığımız yerden devam edeceğiz inşallah.

Selam ve dua ile…

Abdullah AYYILDIZ