GELİNCE ŞUBAT...

GELİNCE ŞUBAT...

Bir ayın karanlık  huzmelerinden sızan aydınlığıydı, şehirlerin kan kokulu kaldırım taşlarına sızan… Her mevsim ayrı ayrı haber ederken insanlığa ahvalini gam yüklü sinelerin, yeşeren ve sonra birer birer toprağa düşen yaprakların her biri, muhtelif lisanları ile kelam ediyorlar şimdilerde… Semavatı kuşanmış bir huzurun kokusu, rayihalar eşliğinde ilişiyor insanın içinin en dokunaklı yerine. Öten her kuş, bir meleğin acısını fısıldayıp dile gelir gibi adeta… Alem bir zırh ki kuşanmış, en güzelinden… Ah o gökyüzü! Ağlıyor sadece içli içli… Hani o en nahif olanından… Sonra süzülüyor yağmur damlaları nazlı nazlı.. Toprağın altındakileri incitmekten korkarcasına… Kanın al rengine uyum sağlamış, inen gözyaşlarını içine çekmiş yeryüzü, bir başka kokuyor bu günlerde, Şubat'ın hürmetine... Her saniye, nağmeler duyuluyor sokağı kan ile buluşmuş beldelerden… Tınıları kor olup süzülürken sinelere, alemi temaşa ediyor bizden çok uzakta olan birileri…

Şehadet mevsimini haber ederken takvimler, usul usul yaklaşırken kendilerini adayanların ruhları alem-i arza, kalemin mürekkebi konuşturuyor lisanını acı ile karışık, öyle acizane.. Eller emaneten tutuyor kalemi, sıkışıp kalıyor huzur ile kelam iki parmağın tam ortasına. Lakin kimse anlamıyor, anlayamıyor.. Mürekkep ile kanın kardeşliğini fehmetmeye, nisyan ile yüklü bedenler ağır geliyor zira.. Başlıyor yazmaya dört bir yandan şaha kalkan su damlacıkları. Hakikati dokunduruyorlar alemin her bir yanına tek tek.. Ve insanoğlunun kalbinin, zihninin, ruhunun her zerresine birer birer.. Uyumuş olanları uyandırmak istercesine.. Bir elin şehadet parmağının hakikatini gönüllere nakşetmek, mazide tekerrürü meşhur sahneleri yad etmek istercesine.. Yazmıyor, akmıyor, işte o vakit gelince; adeta konuşuyor mürekkep, bir acıyı bir huzura kalb etmek istercesine..

Gelince şehadetin o nazlı ayı, inceden bir sızı dolaşıyor ücrasında insanın.. Maneviyatı kuşanmış huzuru yanına yoldaş edişi; aklın tahayyülünü zorlar gibi, bir ağlayıp bin gülmek, bir susup binlerce kelimenin tam ortasına sıkışıp kalmak gibi.. Muhayyilenin en nadide yerlerine yuva yapıyor sonra, inceden inceye yayılan ses dalgaları. Dünyanın her bir sokağına, caddesine, ilmek ilmek adanmışlığın, şehadetin ulvi seyr-i sülükünü nakşetmeyi ister gibi..

Sonra.. Her bir takvim yaprağı dile geliyor sanki. Tarihler tamda dört Şubat'ı gösterirken, İskilipli Atıf Hoca'nın sözleri yankılanıyor alemi arzın her zerresinde; " Zalimler ve katillerle elbette mahşer günü hesaplaşacağız" diye.. Mazlumun ruhuna huzuru, zalimin kalbine korkuyu neşr etmek isteyen bir ahval ile.. Ve bir on iki Şubat günü, dünü bugüne, bugününü yarına adamış bir dava adamı olan Hasan el-Benna'nın sesi yankılanır alemi İslam'ın semalarında; " Dünün hayalleri bugünün gerçekleridir. Bugünün hayalleri ise geleceğin hakikatleridir. " Umut ile göz kapayıp, umut ile gözleri açabilmenin, sonra hayallerin yarına açılan kapılarını tıklayarak, hakikate ulaşmanın o ulvi temaşasına teveccüh ile nazar ettiriyor adeta.. Şehadet mevsiminin baş müdavimi Şubat, yarenler almaya doymuyor sanki.. Bedenini Allah ile alışverişte satmış nice gül kokulu nazenin ruhlar, birer birer süzülüyor Halık'ı Rahman'a.. Ve bir on dört Şubat sabahı, ömrünü adadığı davaya, ardında yetimler bırakarak canını hediye ediyor Şehid Sabahattin.. Tekbir sesleri inletiyor Van semalarını.. Kan ile kar yarışıyor adeta.. Beyazlar giyinmiş bir şehir, damla damla kan ile mütezeyyin, ahenk içinde ağıtlar yakıyor Şehid Sabahattin'in, Şehid Nurettin'in, Şehid Zahir Murat Nuri ve daha nicelerinin zulme haykırırken, acıyı yudum yudum çektikleri sinelerinden toprağı ve alemi inleten tekbir sesleri eşliğinde... Takip ediyor onları Şehid Abbas Musavi, Molla Zeki Atak, Şehid Süleyman Akyüz ve yarenleri.. Takvimler yirmi üç Şubat'ı gösterirken, nazenin ruhu ile " Şehadet bir çağrıdır tüm nesillere ve çağlara " sözlerine hayat veren Şehit Metin Yüksel düşüyor hatırlara.. Mücadelenin en ön saflarına gençliği ile adını yazdırmış şehide, rahmet yağmurları eşlik ediyor gibi.. 

İşte toparlanmış gidiyor Şubat.. İçine almaya doyamadığı yarenleri gizlemiş, kıyamete dek emanet almış gibi.. Tam inteha derken; günlerden yirmi beş Şubat.. Şehid Malcolm x'in sesi duyulur uzaklardan; "Bütün uyuyanları uyandırmaya bir uyanık yeter" nidalarıyla.. Onu da alıveriyor şehadet mevsimi en nahif köşesine.. Ardından binlercesi onların izini kendine yol belliyor.. Nice yarenler uğurlanıyor yeryüzünden gökyüzüne.. Birer birer buluşuveriyor al damlalar yağmur kokulu toprağa.. Rayihalar kuşatıyor alemi.. Huzura gark oluyor insanlık aleminin dağdağa ile bezenmiş o biçare çehresi.. Acının huzuru yansıyor mevcudata.. Sonra Ayat'ı Kübra tecelli ediyor bir kere daha; "Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Hayır! Onlar ölü değil diridirler, fakat siz bunu fark edemezsiniz."

Feda edilen canlar ki; Ali Şeriati'nin deyimiyle, "Gidenler Hüseyni bir iş yapmıştır. Kalanlar Zeynep'i bir iş yapmalıdır." hakikatinin ağırlığına vakıf olan bir kalp.. Muhayyile ile huzura erişen bir gönül.. Şubat'ın seyri ile içine aldığı yarenlere eşlik ediyor. Bir huzur ki; kaplıyor bedeni.. Ve sonra usul usul süzülürken yağmur taneleri, kulağa ilahi fermanı hoş bir seda ile nakşeden, o nahif ezginin melodisi tane tane dökülüyor insin lisanından..  Şehitler kervanı geçti gözümün önünden. Geçerken bir şeyler koptu buruk yüreğimden. Bir seher vaktine bir tekbir sesiyle doğ islam güneşi üstümüze.. Ah! İslam güneşi.. Doğ bizim üstümüze.. Hakkın izni ile şehadetin  ruh veren iklimine talip olanlardan olabilmek ümidiyle.. 
 

En Çok Okunanlar