• DOLAR 8.695
  • EURO 10.389
  • ALTIN 498.464
  • ...

İkindi serinliğinde demir parmaklıkların arasından gökyüzünü seyre dalmıştı. Buna seyir denebilirse… Soğuk dehlizlerde sadece bedenler mahpus değildi. Kapalı kapılar hayatı, daracık hücreler mekânı ve yükselen duvarlar ise göğü parsellemişti. Birkaç adımlık avlu ve birkaç paftalık gök çoğu zaman özgürlük marşlarına beste oluyordu. İmanlı yürekler ise, dar mekân ve kısıtlanmış imkânları umutla yaşanır kılıyor ve manevi bir bilinçle ruhen genişletiyordu…

İki yıl önceydi, yine bir ikindi vaktiydi, camiye yapılan polis baskınıyla tutuklanmıştı. O günlerde “Camiler açık, ses eden mi var?” diyen bir zihniyet vardı. İşin aslı ise, bu zihniyet Kur’an taliplerinin ve imanlı gönüllerin varlığına tahammülsüzdü. İftar öncesi camide bir müddet itikâfta kalmak istemişti. Koyunu yeme niyetindeki kurt iştahlılar kılıfı hazırlamıştı, bile. “Sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir.” Nebevi buyruğuna icapla Kur’an dersi verenler suçlu sayılmış ve örgütsel faaliyet kılıf olarak biçilmişti. Şimdi yine bir Ramazan ve iftar vaktine ne kalmıştı ki!

Bulunduğu cezaevi, yirmi gün öncesine kadar koğuş sistemiydi. Mahpusların daracık hücrelerde manevi bir teneffüsle ilim tahsilini çok görenler, yılların kör anlayışı “Böl, parçala, yut!” mantığını uygulamaya koymuş. Tutukluları üçer beşer, birkaç metrekarelik odalara yerleştirmişti. Mahpusların bu zorbalık karşısındaki haklı talepleri kulak ardı edilmiş ve onları sözüm ona ehlileştirmek(!) için cezaevi idaresi tahrik edici davranmıştı. Faraza mahpuslardan biri görüş, mahkeme veya revir gibi bir durum için kapı dışına veya koridora çıkması gerekse üst araması bahane edilerek ya sözlü ya da fiili taciz edilir olmuştu. Mahpuslar da insani açıdan rencide edici bu uygulamaya tepki olarak hakları olduğu halde odadan çıkmaz olmuşlardı. İdare onları daha da sindirmek için yemeklerini dahi vermez olmuştu.

Ayların sultanı Ramazan’dı. Allah rızası için gün boyu yeme ve içmeden uzaktılar. Bu gönüllü açlıkla birlikte zalimce bir aç bırakma güdüsü onları bunaltmamış; aksine daha çok Allah’a yakınlaştırmıştı. Açlıktan dolayı bedenen halsiz düşmüşlerdi; ama irade ve manevi motivasyon onları ayakta tutuyordu. İlk birkaç gün görüşten gelen yiyeceklerle idare etmişler. Şimdi ise ellerinde kalan bir miktar bulguru bir haftadan bu yana suyun içinde ıslatıp yumuşatıyor ve bununla iftar ediyorlardı. Bu duygularla kaloriferin üzerinde yumuşatılmaya bırakılmış bulgura gözleri kaydı. Ve gözlerinden akan yaşa mani olamadı.

Açlığı, Yusuf varisi mahpusların direncini kırmakta bir etken sayanlar şunu hesaplamaktan acizdiler. Müminler, İlahi bir pazarda alış veriş yapmış. Cennet bedel bir güzelliğe can ve mallarını vermeye iman misakıyla razı olmuşlardı. Hem doğruluk istikametinde kılavuz bildikleri Kur’an-ı Kerim onlara “Korku, açlık, mal ve canlardan eksiltilmekle imtihan olunacaklarını sabırlı olurlarsa İlahi lütuflara erişecekleri” müjdesini vermiş; öyle ki canlarının cananı Hz. Muhammed aleyhi salat vesselam da açlıktan karnına taş bağlayacak bir halle düşmüş ve imtihanın şiddetini örnek yaşantısıyla göstermişti…

- Cahit! Seslenişini ancak üçüncü çağırılışta fark etmişti.

- Buyur, Asım Abi!

- Epey daldın, bir sıkıntın mı var? Hem gözlerin de yaşarmış!

- Hayır, abi! Birkaç adımlık dünyamıza ve parsellenmiş göğe bakarken dalmışım!

- Hele gel! Şuraya biraz otur! Ahmet, Celal, Kerim siz de gelin!

Az sonra beş arkadaş bağdaş kurmuş oturuyordu. Asım:

- Kardeşler, malumunuz şu an sıkıntılı bir imtihanla baş başayız. İmtihanı doğru anlamak lazımdır. Doğumdan ecele dek uzanan bir çizgiden bahsediyoruz. Olumlu olumsuz, ferahlı sıkıntılı… Her hal bu imtihanın bir cilvesidir. Kulluk boyutuyla bize yüklenen, kapasitemizi aşacak bir ağırlık değildir. Bu hakikati Bakara Suresi’nde görmekteyiz. Yükü ağırlaştırmak ya da ağırlığımızı aşmayan yükü kolaylıkla taşımak bizim elimizdedir. Bu algı, İlahi razılıkla olursa süreç bize hayırlar getirecektir. xxxxxxx

Celal, Asım’ın sözlerini başıyla onayladı ve devam etti:

- Doğrudur, hem biz bu musibetleri istemedik. Lakin Allah Resulü aleyhi salat vesselam buyuruyor ki: “Bela ve musibeti istemeyin! Gelince de sabredin!” Yusuf aleyhi selam, bir kadının ahlaksız teklifiyle karşılaşınca nefsine uymaktansa zindan gibi çileli bir zorluğu tercih etti. Bizler de İslami duyarlılıklarımız sebebiyle faiz, kumar, içki ve fuhuş gibi haramlardan uzak durduk. Gaflete dalmış, nefsine kapılmış ve hak yoldan uzaklaşmış insanları Allah’ın hükümlerine çağırdık. Sistemlerini beşeri istek ve zevkler üzerine inşa edenler, önümüze nefsi celbeden taleplerle çıktılar. Doğruluk yolundan taviz vermeyeceğimizi anlayınca bizi zindanlara tıktılar.

Celal, sözünü bitirince Asım, sözlerine kaldığı yerden devam etti:

- Zindana bizi tıkmaları yetmiyormuş gibi bu kez de zindan içinde bize hayatı zindan etmeye çalışıyorlar. Güç ve iktidarı adaletle elinde tutmayanlar, hükmetme hırsıyla zalimleşirler. Adalet ve hak taliplerine asla müsamaha etmezler. Doğru yoldaki her girişimi anında bastırmaya çalışırlar. Bugün bizim bu zindanlarda bulunmamızın temel sebebi budur. Şu an Ramazan ayı, bu insanlar oruçlu diye düşünüyorlar mı? Oruçlu halimize rağmen aç bırakılmamızın bugün 15. günüdür. Onlara göre yola getirme(!) sayılan bu uygulama, umarım zamanla dava uğruna daha zorlu sınanmalar için bize bir kazanım olur. Eyüp Peygamber’in ibadet ve şükrünü onun mal ve evlat çokluğuna, sağlıklı haline bağlayan lâin şeytan; hastalık, yoksunluk sürecinde de ibadet, sabır, zikir ve duaya sarıldığını görünce muhlis kullara hilesinin tesir etmeyeceğini anlayarak karanlık dehlizlere kaçmıştı. Bizler de her durumu bir iptila sayar, imtihanımıza ihlâsla göğüs gerersek şeytan ve avaneleri sabrımızın ağırlığı altında ezilecekler. Ramazan orucu günahlara, nefsi meyillere, boş sözlere Allah için bir gem vurmadır. Bu da sabrımızı ayrıca takviye eden bir diğer etkendir.

Ahmet:

- Merakımı kamçılayan bir durum var. Sizin de dikkatinizi çekti mi, Müslümanlar Ramazan ayında daha çok sıkıntılar yaşıyor; acaba bunun özel bir açıklaması var mıdır?

Asım:

- Bu soruna cevap olur mu bilmem Hz. Rabia’nın bir menkıbesi var, size onu anlatayım: “Hazreti Rabia, hayatını ibadete adamış; bu yolda evlenmeyi dahi düşünmeyen saliha bir kadındır. Onun hayatında orucun yeri bambaşkaydı. Sık sık nafile oruç tutardı. Bir kez yiyecek bir şey bulamadı ve sekiz gün böyle geçti. Öyle ki yiyecek kuru bir ekmeği bile yoktu. Bir gün açlığı iyice şiddetlenir ve kendi kendine: ‘Acaba nefsime zulüm mü ediyorum?’ diye düşünürken kapı çalınmış. Komşusu bir tabak yemek getirmiştir. Ortalık karanlıktır. Onu alıp yere koyar. Işık aramaya gider. Işığı yakınca kedinin yemeği döktüğünü görür. Ne yapayım bari iftarı su ile açayım, diye düşünür. Bu sırada ışık söner ve bardağı alıp su içecekken bardak düşüp kırılır. Elini açar: ‘Ya Rabbi! Bu zavallı kulunu deniyorsun, fakat acizliğimden sabredemiyorum.’ Diyerek bir ah çeker. Bu sırada gaipten şöyle bir ses duyulur: ‘Ey Rabia! İstersen dünya nimetlerini üstüne saçayım. İstersen üzerindeki dertleri kaldırayım. Fakat bu dertler ile nimetler bir arada bulunmaz.’ Bu sözü işitince Hazreti Rabia: ‘Ya Rabbi, beni kendin ile meşgul eyle ve senden alıkoyacak işlere bulaştırma!’ diye dua eder.

Rahatlık veya sıkıntı kulun tercihiyle ilgilidir. Burası mükâfat ya da azap yeri değildir. Çalışma ve kazanma yeridir. Biriktirdiğimiz azığa göre Ahiret sonucu şekillenir. Yüce Allah, dileyene dilediğini verir. İman edenler, Allah’a kulluğu tercih ettiler. Belki de Allah bizi kendisiyle daha meşgul etmek, acizliğimiz içinde O’nu daha çok düşünmek, O’na dayanmak ve dua etmek için dertlendiriyor. Mübarek Ramazan ayı her açıdan bir bilinçlenme ve düşünce yönüyle ihya olma ayıdır. Müminlerin nasıl ki ibadet yönünden Ramazan ayında bilinçlenmesi ve bu bilinçle beraber haramlardan uzak durması ve takvaya bürünmesini gerekiyorsa, Müslümanları ilgilendiren toplumsal sorunların çözümü açısından da bilinçlenmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Ramazanda manevi atmosferin kalpler üzerindeki müspet tesiri İslami şuuru artırıyor. Bu ise, İslam düşmanlarının hesabına gelmiyor; bu ayda zorlukların ivme kazanması, zincirlenen şeytanların insi şeytanları devreye sokarak batılın elini güçlendirmek istemesidir. xxxxxxxx

Celal:

- Ben de bu konuda şunu belirteyim. Ümmet için Ramazan bir başkadır. Çünkü bu ay, Rabbimiz tarafından ümmete hediye edilmiş seçkin bir zaman dilimidir. Bir ömre sığdırılamayan manevi bir kazanımın bu ayda Kadir Gecesi’ne derç edilmesi ayrı bir nimettir. Hayatımızın düsturu, gidişimizin mihengi olan Kur’an da bu ayda nazil olmuştur. Kulluk, bir alış veriştir. Bu alış verişte sınanmanın cilvesidir, Hakkı ya da batılı tercih etmek. Oruç da bu misakın rüknüdür ki bunu şu ayetle kavrıyoruz:

“(Bu alış verişi yapanlar), tövbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlardır O müminleri müjdele!” (Tevbe:112)

Asım:

- Kardeşler, iftar vakti yaklaştı. İsterseniz az kalan vaktimizi Kur’an tilaveti, cevşen okuyuşu ya da zikirle değerlendirelim. Son olarak şunu söylemek istiyorum. Günümüz âlimlerinden biri Ramazan özelinde müminlerin çektiği sıkıntıları göz önünde tutarak Afganistan, Çeçenistan, Filistin ve Irak’ta iftarı mazlumiyetle, başına her an zalimin bir bombası düşer endişesiyle bekleyen yiğit erleri “Ramazan Çocukları” olarak taltif eylemiş. Miracın ilk adımı olan Kudüs’ün kudsiyetine atfen İslami direnişi besler ve zafere öncül olur arzusuyla Ramazan’ın son Cumasını “Dünya Kudüs Günü” ilan etmiştir. Muhakkak ki zindanın musibetliği dışında şu Ramazan ayında zindandaki bu kuşatılmışlık da bizim için bir değerdir. Hem biz tutukluyuz. Bir tutukluluğumuz kendi isteğimizle oruçlu haldir, diğeri ise Rabbimize olan yönelişimizi kabullenemeyenlerin bizi tuttuğu haldir. Biz esir değiliz. Esir, nefsinin arzularına uyandır. Biz Allah’a ibadetle hürlüğü tercih etmiş kişileriz. Hürriyeti Allah katında verilmiş olanlar, ne mutludur! Ayrıca dikkatli olalım. Cezaevi idaresi, bir bahaneyle askeri içeri sokmak istiyor. Şimdiden Allah, orucumuzu ve gayretimizi kabul eylesin!

Asım’ın bu sözlerinden sonra her biri bir zikir veya virdle meşgul olmak için ranzasına çekildi. Cahit ise, yine pencerenin önüne geçip oturdu. Bu kez elinde kalem ve kâğıt vardı. Duyguları yüreğinden kâğıda akıyor ve firakın içindeki vuslatı söze dökülüyordu. Ezan sesiyle, kâğıdı pencerenin kenarına bırakmıştı.

Ertesi sabah, büyük bir gürültüyle uyandılar. Sanki gök gürlüyor ve yer sarsılıyordu. Güm, pat… Aynı anda koridordaki sesler de çoğaldı. Cezaevi idaresinin tahrikiyle asker koğuşlara giriyordu. Mahpusları bile bile aç bırakan cezaevi idaresi, olayı asker cenahına farklı yansıtmıştı. Bu sebeple asker, techizatlı bir şekilde cezaevine gelmişti. Göz yaşartıcı bombalar, balyozla kırılan kapılar, oruçlu hallerine aldırış edilmeksizin yaka paça sürüklenen Yusuflar… Az sonra tüm odalar, zorla boşaltılmış; tutuklular tecrid hücrelerine konulmuştu. Asker, odalara girmiş; arama diye ortalığı pervasızca dağıtmıştı. Diğer tarafta pencere kenarında bulduğu bir kâğıdı okuyan asker, duygulanmış; Cahit’in akşamdan karaladığı dizeleri gizlemeye çalıştığı gözyaşlarıyla okuyordu:

RAMAZAN ÇOCUKLARI

Gel Kardeşim, gel ciğerim!

İncecik ve nazlı yüreğimi dinle

Gel de kilit vurulmuşu açalım

Kazmalar ne lazım, hançerler ne lazım

Bir dokunuş, bir sesleniş hafiften

Ama kaçma tutsak duygularımdan

Anlatsın zalimin kudurganlığını

Zihinlerde silinmez Aralık gününü

Ramazan’ın çocuklarını anlatsın,

Anlatsın garipleri, ama Allah dostlarını

Anlatsın aç, susuz ve soğuk kış gecelerini

Burası zindan kardeşim,

Kinle örülmüş her duvarı,

Zulümle yoğrulmuş harcı

İblis ordusunun selinde

Kefenlerimiz bile talanda

Bize gelen ecel değildi, vefasız!

Toplu gömüldük kabirlere kefensiz

Yusuf Kardeşim!

Sabır bir feryat koparırsa

Ve çağırıp haykırsa deli öfkeye

Bir sabır sarar ki tüm bedenimi

Sarılıp dost Furkan’a ve Cevşen’e

Hiç ayetlerle, hadislerle ve sözlerle

Konuştun mu, dertleştin mi diz dize ve göz göze

Rabbimizin hak va’dine oldun mu şahidane?