• DOLAR 7.88
  • EURO 9.276
  • ALTIN 482.314
  • ...

                     İnsanlar ölümü neden sevmezler? Hayatı sona erdiren ölümü anlamlı kılmanın, onu kabullenmenin ve sevmenin bir yolu var mı? İnsan ruhu hayattan sonraki ölümü niçin kabullenmek istemez? Ölüm nihai bir yok oluş mu, yoksa yeni bir doğuş mu? Ölümle ilgili buna benzer daha çok soru sorulabilir. Ne var ki ölümle ilgili sorulacak sorulara cevap vermek de öyle kolay değildir.

   Ölümden korkmanın ve kaçışın değişik sebepleri olmakla birlikte insanın hayata bakışı, dünya ile kurduğu ilişki ile hayattan sonra bir başka hayatın(Ahiret) olup olmayacağı konusundaki inancı önemli rol oynar. Genel anlamda insanlar ölümden korkarlar ama inançsız insan ölümden daha çok korkar ve kaçar. Çünkü o, ölümün nihai bir son olduğunu zanneder. Hatta bazı inançsız kişiler ‘şayet bir yaratıcı olsaydı ölüm olur muydu?’ şeklindeki soruyla ölümün varlığını kendi inançsızlıklarının delili gibi göstermeye çalışırlar. Oysa gerçek onların zannettiği gibi değildir. Dünyaya ve hayata hükmeden yasalara bakınca ölümün tabii bir şey olduğu anlaşılır. Çünkü ölüm olmasaydı hayat da olmayacaktı. Ölüm yok oluş değil, yeniden bir varoluşun kapısıdır. Evrene hükmeden ilâhi yasanın tabii bir sonucudur.

   Ölümün kendisinde bir sorun yok aslında. Asıl sorun ölüme bakış açısında kendisini gösteriyor. Evet ölüm kötü, yanlış ve korkulacak bir şey değil. Onu bizim zihin dünyamızda ‘iyi’ veya ‘kötü’ yapan bizim bakış açımızdır. Her şey zıddıyla bilinir. Karanlık olmasaydı aydınlığın, soğuk olmasaydı sıcağın anlamı ve değeri bilinir miydi? 

   Dinsiz veya inançsız bir insan yaratıcıya inanmadığı için ölümü hayat ile uyumlu görmez. Ölümlü bir hayatın saçma olduğunu düşünür. Bunlardan kimisi isyanları yaşar. Hayatın neden var olduğunu sorgular. Çünkü ona göre ölümle beraber her şey yok olup gider. ‘Her yaratılan, bir gün yok olup gidecekse, yaratılış amaçsız ve saçmadır’ der. Sonu ölüm olan bir hayatın olmaması daha mantıklıdır ona göre.

   Hayatı ve ölümü bu şekilde gören birinin nasıl bir hayat yaşadığını, ruhunun derinliklerinde ne biçim fırtınaların koptuğunu söylemeye gerek yoktur. İmansız kafalar hayatın her adımının onları sonsuz bir yokluğa götürdüğünü düşünerek hayatlarının en büyük acılarını kendi kendilerine yaşatırlar. Bakın Jean Paul Sartre bunun nasıl dile getiriyor: “Biz bu dünyada asılma gününü bekleyen, cezaevindeki arkadaşlarından her gün birinin öldüğünü gören bir idam hükümlüsü durumundayız.” İlerleyen yaşlarda artık hayat böyleleri için çekilmez büyük bir yük olur. Çünkü idam anları yaklaşmaktadır. Onlar, bu dünyada cehennemi yaşarlar. Bunlardan bazıları da yaşadıkları bu ağır ruhi acıya daha fazla dayanamayıp canlarına kıyar, intihar ederler.

   Ölümden korkunun, kaçışın ve onu unutma çabalarının değişik sonuçları insan davranışlarına ve hayatının her anına yansır. Hayattan ve nimetlerinden ayrılacağını hatırlamak insana çok derin bir üzüntü yaşatır. Öyle ki, bu duygu bazen eldeki çok güzel şeylerden zevk almayı da mümkün kılmaz. Yeryüzündeki en mutsuz insanların daha çok varlıklı kesimden olmaları dikkat çekicidir. Ölümü geçici de olsa unutturacağı sanılan davranışların başında dünya ve işlerine sıkıca bağlanmak gelir. Zevk ve eğlenceler peşinde koşmanın arkasında yatan gerçek de ölümü unutma çabasıdır. Ne var ki bütün bunlar korkan bir insanın korkusunu bastıracak sesler ve gürültüler çıkarmasına benzer şeylerden öteye geçmez.

    Ölümün nihai bir son olduğuna inanmanın en korkunç ve yıkıcı sonuçları ise insanlar arasındaki ilişkilerde kendini belli eder. Sınır tanımayan ihtirasların tatmini insanı kendi kardeşinin kanını dökmeye sevk eder. Tarihte ve günümüzdeki en korkunç ve kanlı sayfaların ölüm gerçeğini anlamamış, ölümden sonra bir hesabın olacağına inanmamış ruhlar tarafından işlendiğine şahit oluyoruz. Ünlü yazar ve düşünür Dostoyevski’nin ifade ettiği gibi “Eğer bir Tanrı yoksa her şey mubahtır.”

   Çıkar için her şeyi mubah sayan günümüzün bu karanlık anlayışından kurtulup nura, huzura kavuşmanın tek yolu ölümü hatırlamak, ölümden sonraki hesaba inanmaktır.