• DOLAR 7.381
  • EURO 8.718
  • ALTIN 462.504
  • ...

    İslam, insanın insanla, zaman ve mekanla iletişimi alanında çok sağlam, ince ve ahlakî bir sistem ortaya koymuştur. Başkaları hakkında kötü düşünmemek(su-i zan), konuşurken hoş söz söylemek, kişinin kusurlarını yüzüne vurmamak, arkasından konuşmamak(gıybet) kusur ve ayıplarını ifşa etmemek, affetmek, sevmek,  gülümsemek, geçmişten ibret almak, gibi esaslar bu ahlâki sistemin ana unsurlarından bazılarıdır. Kur’an-ı Kerim bu konuda da gereken formülü verir: ‘Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir.’(A’raf,199)

   İslam ahlâkına göre asıl olan insanın kendisiyle uğraşması, kendindeki ilahi cevherleri keşfedip işletmesi ve tabir caiz ise kendini inşa etmek için mücahede etmesidir. İnsanın kendisiyle olan problemini çözmesi önceliklidir. Nefisle olan mücadele ‘büyük cihad’tır. Kişi kendini düzeltmeden başkasını düzeltemez. İnsan en büyük ve çetin mücadeleyi kendisiyle yapar ve bunda başarılı olursa, diğer insanlara da yardımcı olabilir. Yüzmeyi öğrenmemiş birinin boğulmakta olan kişiyi kurtarmaya çalışması felaket doğurur. Kendini unutup hep başkalarıyla uğraşmak, zamanını başkalarını övmek veya yermekle geçirmek acizliktir ve kendini aldatmaktır.

   Kimi insan yaşadığı zamana sırtını dönüp maziye dalar. Böyleleri cismen bu zamanda olsalar da,  aklen ve ruhen hep mazidedirler. Buna bir tür ‘mazi marazı’ veya ‘tarihperestlik’ demek de mümkündür. Bu tip insanlar yaşadığı zamanın problemleriyle mücadele etmekten, yeni bir şeyler üretmenin zahmetinden kaçıp mazinin mağaralarına kafalarını sokarlar. Geçmiş zamanla ve atalarının yaptıklarıyla övünüp durmak bunlar için aldatıcı bir rahatlama sağlar. Tembel ve yenilmiş insanların hezimetlerini örtbas etmek için başvurdukları bu psikoloji genellikle yenilmiş, geri kalmış toplumlarda daha çok yaygındır.

   Geçmiş tarihi kutsamak, ölmüş kimi şahsiyetleri putlaştırıp onlara yarım ilah veya tanrının oğlu unvanlarını vermek insanlık tarihi boyunca düşülmüş en büyük ve yaygın hatalardandır. Mekke müşriklerinin Kâbe’nin etrafına dikip ibadet ettikleri putlarının, geçmişte yaşamış iyi insanların timsalleri oldukları bilinmektedir.. Hıristiyanlardaki ‘Tanrının oğlu İsa’ inancı da bunun en bariz örneklerinden biridir. Demek oluyor ki, tarih kutsayıcılığı aynı zamanda bir tür putperestliğin kaynağı da olmuştur.

  İslam, peygamber dahil hiç bir insanın veya tabii bir gücün yüceltilmesi, putlaştırılıp la yüs’el sayılmasını asla kabul etmez. Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi ‘Bir şahsın yüceltilmesi hadisesi, geçmişte ve bugün var ama İslam’a kesinlikle yabancıdır! Çünkü bu bir çeşit putçuluktur!’

   Kur’an tarihi kıssaları sadece ders ve ibret alınsın diye verir. Geçmişten ders çıkarmadan, onunla sadece övünmenin bugüne bir faydası olmaz. Bugün İslam dünyası maalesef bu marazın pençesinde inlemektedir. Okullarımız gerçek tarihi ve ondan nasıl ders alınması gerektiğini öğretemiyor. Dini eğitimimiz de geçmişi kutsama hastalığından muaf değildir. Geçmişin iyisini ve kötüsünü ve bunları doğuran sebepleri araştırıp ortaya koyan bir bakış açısıyla tarihe bakamazsak bugünkü yanlışlarımızın farkına da varamayız. Tarihini iyi tahlil edip ders çıkarmayanların coğrafyaları da mamur olmaz. .

Yazımızı M. Akif’in konu hakkındaki mısralarıyla noktalayalım:

Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!

Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?

"Tarih"i  "tekerrür"  diye tarif ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?