• DOLAR 16.885
  • EURO 17.833
  • ALTIN 992.1
  • ...

Türkiye’de yıllardır olduğu gibi son günlerde de, sözde çağdaşlık!, modernleşme! adı altında kendilerini laik olarak gören yobaz bir tayfa tarafından, İslam’ın kutsallarına hakaretler yapılmaya devam ediliyor.

Müslümanların sinir uçlarıyla oynayan bu girişimlerin sebebi nedir? Ülkenin çoğunluğunu oluşturmalarına rağmen Müslümanların kutsallarına neden pervasızca saldırılıyor? Bu insanlara bu cesareti veren nedir? Bu sorulara cevap bulabilmek için laikliğin bu topraklara nasıl getirildiğine bakmak gerekiyor.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki; hiçbir kavram ve düşünce, içinde ortaya çıktığı tarih, şartlar ve kültürün etkisinden kopuk olamaz. Ya da bu kavram ve düşünceler, birer evrensel şablon gibi başka dünyalar tarafından ithal edilemez. Kendilerine meşru bir zemin oluşturma amacıyla Batı’da gelişen her düşünce ve kavramı, kes-kopyala mantığıyla  coğrafyamıza taşıyan İslam dünyasındaki Batı hayranı elitlerin ve aydınların,  İslam Coğrafyasına taşıdığı, halkın başına bela olmuş laiklik de, bu yanlış ithalin bir sonucudur.

19. yüzyıl pozitivizminin ağır etkisinde İslam dünyasına taşınan laiklik, bizzat devlet tarafından otoriter bir şekilde din-dışı, sekülerlik (ladinilik) ile özdeşleştirilmiştir. Böylece garip bir şekilde kilisesi ve ruhban sınıfı olmayan İslam'ın ve Müslümanların, inançları doğrultusunda siyasi bir programla yönetime katılmaları laikliğe aykırı görülerek sistemin dışına itilmişlerdir.

Siyasi ve askeri gücü arkasına alarak zulüm estiren yobaz laik kesimin son dönemlerde sesleri birazcık kısılsa da, yine de fırsat bulduklarında bildik tavırlarını sergilemekten geri durmuyorlar.

Müslüman halkın onların yaşama biçimine saygı duymasına rağmen bu yobaz kesim, her fırsatını bulduğunda Batılı ağababalarını fersah fersah geride bırakacak şekilde İslam’a ve kutsallarına karşı, içlerindeki kini ve nefreti kusmaya devam ediyorlar.

Batılı emperyalist işgalcilerin yavaş yavaş terk etmek zorunda kaldığı ve bir geçiş süreci yaşayan İslam Coğrafyasının, bu saatten sonra en büyük imtihanı şüphesiz bu kesimlerle olacaktır. Tunus’ta, Cezayir’de, Sudan’da, Mısır’da ve Türkiye’de yaşananlar bunun örnekleridir. Tunus’ta yapılan siyasi darbeyi ve meclisteki laik bir partinin temsilcisi kadının,  Nahda lideri Gannuşî’ye yönelik söylediği sert sözleri hatırlayın.

Bu coğrafyanın, bu topraklara yabancı, yasakçı, inkarcı, jakoben ve yobaz zihniyetten kurtulmasının vakti gelmiştir. Bunun iki yolu vardır:

Birinci yol; kendisini laik olarak gören kesimin, Müslümanların inancına saygı gösterip onlarla birlikte yaşamayı öğrenmesidir. Bu biraz zor gibi görünüyor.

Geriye ikinci yol kalıyor o da; bir avuç azınlığa pervasızca İslam’ın kutsallarına saldırma cesareti veren/alan açan zulüm üzerine inşa edilen mevcut sistemin değişmesidir. Birinci yol bireysel/toplumsal değişmeyi, ikinci yol ise kurumsal değişmeyi öngörüyor. Birinci yolun sorumluluğu laik kesimde, ikinci yolun sorumluluğu ise bu ülkede adil ve özgürce yaşamak isteyen her kesimin omuzlarındadır.

Bu sistem değişmediği sürece bu ülkeye adaletin ve sosyal barışın gelmesi mümkün değildir. Ve bugün bu barışın önündeki en büyük engelin, statükocu laik kesim ile mevcut sistemi kutsayan kesimler olduğu unutulmamalıdır.

Hem halk hem de halkın oylarıyla iktidar olan hükümet, tüm kesimleri adalet temelinde birlikte yaşatacak, her kesimin kendi inancına göre özgürce yaşayabildiği, adil ve çoğulcu bir sistemin oluşturulması için gerekli iradeyi ortaya koymalıdır.

Yeni anayasa çabaları bu anlamda çok önemli bir fırsattır. İktidar ya da muhalefet partilerinin, kendi akademisyenlerine yazdırdığı sistemin sorun üreten çarpıklıklarını korumaya endeksli bir anayasa yerine, halkın tüm kesimlerince onaylanan adil bir anayasa yapılmalıdır.

Bu irade ortaya konulmadığı sürece, kendini bu devletin sahibi gören bir avuç elit yobaz ve onları arattırmayan dindar görünümlü siyasiler, gözlerimizin içine baka baka inancımıza ve kutsallarımıza hakaret etmeye devam edecektir.