• DOLAR 8.711
  • EURO 10.378
  • ALTIN 501.945
  • ...

Yüzyılımıza gelinceye değin sınırlar, savaş veya himaye yöntemiyle çok kolay değişebiliyordu. Milli veya ulus devlet karşılık bulan bir devlet sistemi değildi. Özellikle İslam toplumlarında bir milletin dilini, kültürünü yok saymak aklın icatları arasında yer almıyordu ve siyasi bir fikir olma özelliği taşımıyordu. Bir dili yok sayma ve yasaklama bir milleti devşirme yüzyılımızın batı emperyalizminin icadı bir fikirdir.

ABD ve İngilizlerin başta Hindistan olmak üzere sömürgeleştirdikleri irili ufaklı 53’ü bağımsız, 23 de özerk yapı olmak üzere toplam 76 ülkede resmi dil İngilizcedir. Fransızların sömürgeleştirdikleri 24 Afrika ülkesinin resmi dili Fransızcadır. Yani dile tasallut Batı’nın içimize zerk ettiği ve kendilerinin 2. Dünya savaşından sonra terk ettiği bir zehirdir. Bu öyle bir zehirdir ki dini ayrılıklardan çok daha şiddetli ve derin düşmanlıkları besler. Bir arada yaşamanın birinin varlığını yok saymayı kabul ile ancak olabileceği bir hezeyandır. Dinler birbirlerini tolere edebilir. Hatta İslam diğer dinleri koruma mükellefiyetini üstlenmiştir. Ancak ırkçılıkta tolerans yoktur.

Diğerini yok saymanın oluşturduğu tahribat ve öfke bir yana, ırkçılık ve ulus devlet projelerinin mucidi Batı aynı zamanda hem bu eğilimleri hem de karşı çıkışları desteklemesi, içinden çıkılması zor koşullar oluşturmuştur. Son yüzyılda sınırlar öyle kolay kolay değişmez. Sınırları destekleyen Batı aynı zamanda iç çatışmalarımızı “”doğu toplumlarını “terbiye” etmede kullandığı için bir sınır uzlaşmasıyla sonlanmasını asla istemez. Yani “altın yumurtlayan tavuğu” kesmez.

Dolayısıyla iç savaşlarla bir yere varılamayacağı aşikardır. Özellikle Müslüman coğrafyasında ve tarihinde hiçbir iç çatışmamız, ayrılıkları ve düşmanlıkları derinleştirmekten başka bir işe yaramamıştır. Hz. Hüseyin bile bir savaş için Kûfe’ye gitmemiştir ve belki de savaşı öngörse gitmeyecekti.

Günümüze dönecek olursak, bir yerde ifade ve örgütlenme özgürlüğü varsa orada şiddete ve silaha başvurma asla meşru ve mubah değildir. En temel hakların gasp edildiği zamanlarda bile şiddete uğramayı şiddete başvurmaya yeğlemek belki de evladır. Suriye örneği ortadadır. Haklı olsak ta milyonlarca insanın ölümüne, on milyonların, göçüne ve bir ülkenin harabeye dönmesine sebep olacak bir hak arama sorumluluğunu asla ne İslam ne de “aklı başında” başka bir ideoloji dayatmamıştır. Mekke örneği ortada… Üstelik Suriye’de, rejimden çok birbirleriyle savaştı gruplar.               

Toplumun birçok katmanı maruz kalmakla beraber Cumhuriyet döneminde hak gaspına uğrayan en önemli kesimler dindarlar ve Kürdlerdir. Çoğu zaman hak talep etme yolları hem kapanmış hem de cezalandırılmışlardır. Ancak ne hazindir ki mahrum bırakılan bu katmanlar yine çoğu kez sistem ile hesaplaşmaktan çok birbirleriyle çatıştırılmışlar ve militarize edilmişlerdir. Sistem de bundan haklı ve karlı çıkmıştır.

Ancak şunu kabul etmek gerekir ki ve yaşı otuzun üzerinde olanların çok iyi hatırlayacağı gibi son 15 yılda ifade özgürlüğü ve örgütlenme alanında hayal bile edilemeyecek seviyelere ulaşıldı. Her ne kadar 15 Temmuz Darbe Girişiminden sonra bu alanda ciddi bir geriye dönüş yaşıyorsak ta; FETÖ ve PKK’nin hak talep etme alanları açık olduğu halde silahlı yöntemlerde ısrarcı olmaları ve emperyal arzulara meze olmaya namzet aparatlar özelliği taşıyor olmaları bu kısıtlamalara bir “hoşgörü” hissi de katmıştır.

 Seküler tahribatını saymazsak, TRT Kürdi’ PKK/HDP’nin yayın organlarından daha çok kültürel yayınlar yapıyor. Dindarlar her türlü yayını tebliğ etme ve örgütlenme imkanına sahipler. Solcular bu eşiği çoktan aşmış, birileri “ayakkabınızın burnu eğridir” desin de kızılca kıyameti koparalım beklentisi ve rahatlığı içindedirler. Mecliste “Sayın Öcalan” deme yarışı var gibi. Çoğaltılabilecek bu örnekler yeterli değilse de çok kıymetli kazanımlardır ve hepimiz kazanımlarımıza çoğaltarak sahip çıkmalı, yeni nesillere mutlaka anlatmalıyız. Ve bu yollar açık olduğu halde silaha başvurmak militarizm ve terörizmdir.