• DOLAR 16.885
  • EURO 17.833
  • ALTIN 992.103
  • ...

Kimin dediğini hatırlamıyorum; ama “Barıştan en çok söz edenler savaş ve şiddet taraftarı, demokrasiden en çok söz edenler ise diktatöryel uygulamalarda bulunanlardır” sözünü çok tutmuşumdur.

Yanlış anlaşılmasın, “biz şiddet uygulamıyoruz” demiyorlar! Aksine geliştirdikleri ideolojik çevrimiçi literatürle kendi şiddetlerini kutsuyor, katliamlarını bazen “sosyolojik gerçeklik” bazen de “Tarihsel zorunluluk” etiketleriyle sosyal bilimlerin alanına çekiyor, pek sevmeseler de bazen Hegel’i bile fiillerine alet edebiliyorlar.

Seçimleri “Kapitalizmin tercih belirleme formatı” olarak lanse edip cinayetlerine “devrimci şiddet” cilası sürüyorlar.

Sosyal bilimlere “alaylı” kategorisinden ilgisi olan biri olarak açıkça itiraf etmem gerekirse “demokrasi” dediklerinde neyi kastettiklerini bilmiyorum.

Bir örnek üzerinden gidersek…

Pervin Buldan, “Şırnak’a demokrasi gelmeden Türkiye’ye gelmez” demiş.

Size basit bir cümle gibi gelebilir; ama benim kafam karıştı.

Cümleyi analiz etmeye çalışalım:

Hem Şırnak’ta hem de Türkiye’de demokrasi yok.

Demokrasinin önce Şırnak’a gelmesi gerekir ki, Türkiye’ye de gelebilsin.

O zaman birileri dışarıdan önce Şırnak’a sonra da ondan yayılan ışık ve sinerjiyle Türkiye’ye demokrasi getirecek.

12 Eylül darbesinden beri yaklaşık 40 yıl geçmiş ve bu süre zarfında 50’den fazla seçim yapılmış olmasına rağmen demokrasi gelmemiş.

Bir de aklıma şöyle bir şey geldi. Sol jargonla konuşacak olursak ortada “revizyonist” bir sapma da söz konusu olabilir. Mao Zedong’un Lenin’e muhalefet ederek “Kırdan kente devrim” stratejisi “demokratik söylem”lerin arasına gizlenerek kendini gösteriyor olabilir mi?

Tabi şimdi siz “hangi demokrasi?” diye soracaksınız?

Haklısınız…

Bundan 12 sene kadar önce Diyarbakır Belediye Başkanlığı görevini yürüten Osman Baydemir, konjonktüre de uygun olarak “silah miadını tamamladı” demiş ve “demokratik hakkını kullandığını” sanmıştı.

İmralı’daki “barış güvercini”nden son derece “demokratik” bir tepki gelmiş ve sonrasında Baydemir, “demokratik teamüller” doğrultusunda kurumun çaycısına hesap vermiş, büyük ihtimalle “özeleştirisini” de sunmuştu.

İmralı’nın “buram buram demokrasi” kokan sözlerini bir daha hatırlayalım:

“Bazen öyle şeyler oluyor ki, çok şaşırıyorum, öfkeleniyorum. Bazıları çıkıp sorumsuzca, ‘silahlı mücadele miadını doldurmuştur’ diyor. Açık söylüyorum, Kandil bile bu konuda tek başına yetkili değil. Herkes kendi işine bakmalı, sorumlu olduğu konularla ilgilenmeli, kafa yormalı, söz söylemelidir. ABD’si Avrupa’sı bile artık bu konuda beni tek etkili-yetkili kişi olarak görürken bunların yaptıkları açıklamalara bakın!”

“Tek etkili-yetkili kişi”nin sözleri bunlarla sınırlı değildi tabii.

Evet, demokrasinin seçimden ibaret olmadığını, halkın iyiliğini halktan iyi bilen “çok demokrat şahısların” demokrasi tarihine altın harflerle yazılması gereken sözleri devam ediyor:

“Osman’ın önünde üç seçenek var; Bir, ya derhal istifa eder gider Diyarbakır’da o AKP’ye yakın STK’larda çalışır. İki, kapsamlı, samimi bir özeleştiri verir, görevinde kalır. Üç, gider evinde oturur, işine gücüne bakar. Bunları gidip kendisine anlatacaksınız, gidip bizzat konuşacaksınız. Anlatmazsanız aksi takdirde sizi sorumlu tutarım.”

Ve şu sözler de realiteyi açıklama anlamında gençlerde “demokratik bilinci” oluşturmaya yöneliktir herhalde:

“Ben Diyarbakır gençlerini bilirim, onun ağzını yırtarlar, müsaade etmezler. herkes kendi işini yapacak. Kandil’in bile üstesinden gelemediği bir konuda sen nasıl böyle olmalı dersin, kurucusu sen misin? Bunlar ahlaki değil, saygısızlıktır. Siz de gidip bunları anlatacaksınız, kendilerine diyeceksiniz ki, Apo vicdan sahibidir ama bu tür şarlatanlıklar karşısında da asla taviz vermez, bunlara karşı çok acımasızdır. Şarlatanlığın, soytarılığın gereği yok.”

Biz de buna o zaman Siyaset Gemisi’nde “Ağız yırtma demokrasisi” demiştik.

Sonrasında süreç oldukça kritik noktalara gitti.

Sanırım halkımız bu “demokrasi bombardımanı” karşısında hazırlıksız yakalandı. Yeterince “demokratik devrim” bilincine sahip olmayınca Diyarbakır’ın “bir kısım” gençleri 6-8 Ekim vahşetine imza attılar. Bir kısmı da “demokratik bilincin” zirve noktası olan çukurlarda kayboldular.

Şimdi bir daha Pervin Buldan’ın söylediklerine dönelim.

“Şırnak’a demokrasi gelmeden Türkiye’ye gelmez”

Evet, bu revizyonizmdir ve eski politikayı uygulayanların çuvalladıklarını göstermektedir.

Şırnak’ta bir havaalanı vardır; ama Şırnak’a gelen demokrasinin havayoluyla Ankara’ya ulaştırılacağını kimse iddia edemez. Önce Diyarbakır’a uğrayacak, ardından da kırsaldan merkeze doğru yol alacaktır.

Yani hedef budur.

Ama ortada şöyle de bir problem vardır.

Türk solu içerisinde “Cihangir solculuğu” oldukça yaygındır ve daha önceden tecrübe edilmiş olan “kırdan kente devrim” söylem ve eylemine karşı bir tepki oluşmuştur.

Kemalizmle soslanmış “devrimci demokratik şiddet” başka bir formata sokulmuş, burjuvazinin çocukları “kentsoylu” ismi ile arzı endam etmeye başlamışlardır.

Tam da “sol ittifak” tartışmaları yapılırken “demokrasilerin çatışması” ihtimali göz ardı edilmemelidir.

Ve tüm bunlardan sonra “Demokrasi nasıl bir şey” sözümüzden bir şey anlamadıysanız diyeceğimiz bir şey bulunmamaktadır.

MESELE TARİH DEĞİL

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, hutbelerde isim okunmayacağını belirten Atatürk imzalı 1926 tarihli kararnameyi, "Neden hutbelerde ismi okunmuyor?" diye soran Sözcü gazetesi yazarı Saygı Öztürk'e göndermişti.

Kararnamede şunlar yazılı: “Bundan sonra Camilerde Hutbelerde şahıs ismi söylemeksizin ‘Millet ve Cumhuriyetin Kurtuluşu için' dua edilmesi karar kılınmış ve bu kararların bütün vilayetlere İçişleri Bakanlığınca tebliğ edilmesi için havale edilmiştir. 05/03/1926”

Murat Bardakçı buna itiraz ediyor ve Diyanetin belgeyi çarpıttığını iddia ediyor.

Bardakçı, Hicri 1340 tarihinin miladideki karşılığının 1924 olduğunu ve kararnamenin “Hutbede Halife Abdulmecid” isminin söylenmemesi amacıyla hazırlandığını söylüyor.

Doğrusu Murat Bardakçı’ya hiç yakıştıramadım.

Mesele tarih değil ki!

Resmi yazıda “Hutbelerde şahıs ismi söylemeksizin” diye bir ifade var. Abdulmecid bu “şahıs” kapsamına giriyor da Mustafa Kemal neden girmiyor?

O “şahıs” değil mi?

Bir de işin din ve dine bakış kısmı var ki, Bardakçı bunu herkesten iyi biliyor.

Atatürk’ün ismi okullarda, resmi kurullarda, resmi yazılarda geçiyor, siyasetçiler mecburi olarak Anıtkabir’e gidiyor. Hatta İYİ Parti genel başkanı Meral Akşener “Anıtkabir’e iman tazelemek için” geldiğini bile söyledi.

Biraz eskiye gidelim.

Yıl 2014, bir kanalda Murat Bardakçı’nın sunduğu bir program…

Program haber olarak şöyle yansıdı:

“Murat Bardakçı, programda Atatürk'ün "İlhamlarımızı gökten gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan alırız" sözünün din karşıtı bir ifade olduğunu söyledi.

Bir izleyicisinin Atatürk'ün dine bakışı hakkında "Pozitivizm'dir" demesi üzerine, bunun Materyalizm olduğunu anlatan Bardakçı, devamında "Aslında Ateizm'dir" şeklinde konuştu.”

Sanırım “Bardakçı’ya  hiç yakıştıramadım” derken neyi kastettiğim anlaşılmıştır.