• DOLAR 6.861
  • EURO 7.752
  • ALTIN 392.135
  • ...

Çocuklarımıza bakıp maziye dalınca genellikle, şu sözleri söyleyiveririz;

Ne çabuk....

Yaş iki de olsa, yirmi de olsa, kırk da olsa böyledir...

Ne çabuk geçti zaman; oysa ne kadar da miniktin, ne kadar da masum ve saftı bakışların, ne kadar da bağlıydın bana...

Ne çabuk geçti zaman; şimdi bak kaç yaşındasın, artık kocaman oldun, genç oldun, anne oldun, baba oldun...

Bu kelimeler  dilde terennüm ederken, gönülde de tarifsiz duygular deveran eder/durur.

Çünkü insan dediğimiz varlık, yeryüzünde en geç büyüyen, ihtiyaçlarını karşılamada en geç olgunlaşan varlıktır. İnsan büyüyene dek hep bağımlıdır anne- babasına. Onlar da bağlıdır evlatlarına. Rabbimiz, insan yavrusunun büyüme ve olgunlaşma aşamalarına sayısız hikmetler gizlemiştir. Bu nedenle  insanoğlunun yavrusuyla kurduğu bağ kadar anlamlı, kuvvetli ve kıymetli bir bağ yoktur.

Fakat öyle veya böyle zaman gelip geçer, ayrılık kapıyı çalıverir.

İnsan yavrusu kendi ihtiyaçlarını karşılamaya başlayınca , önce özerkliğini ilan eder,  sonra yavaş yavaş tam bağımsız bir cumhuriyet(!) kurar. Okul hayatıyla beraber ilk ayrılıklar gelir. Sonra, ergenlik öncesi sorgulamalar, ergenlikte zirveye çıkan yargılamalar. Büyüme ve gelişme evreleri değişse de, değişmeyen bir hakikat vardır; her gün biraz daha uzaklaşırlar, biraz daha ayrılırlar bizden. Büyüyen sadece onlar değildir aslında, büyüyen koca bir ayrılık vardır ortada; aramıza giren, yüzümüze çarpan, önümüzü kesen koca bir duvar misali... Hele artık bize  ihtiyaçları kalmamışsa veya ekonomik özgürlüklerini(!) kazanmışlarsa...

Artık işe giden babanın paçasına yapışan, ‘baba ne olur gitme, beni de götür! ‘ diyen küçük çocuk yoktur...

Annesinin eteğine yapışan bir çift  minik el, ‘ anne bırakma beni' diyerek, büyük bir aşk ve hayranlıkla annesine bakan bir çift sevdalı  göz yoktur...

Tüm bunlar elbette olacaktır; yaşanacaktır yaşanması gereken her ne varsa...

Fakat ayrılık vardır, ayrılık vardır...

Bilhassa son 20- 25 yıl zarfında yetişen bir nesil üzerinden bu minvalde verebileceğimiz bir çok örnek var.

Kısaca özetlersek, ayrılıkla beraber günbegün büyüyen bir gayrılıktır içimizi acıtan.

Yaşamın doğal akışı içinde, normal olarak yaşamamız gerektiğini düşündüğümüz ayrılık evrelerinin, sağlam- selim- hikmet ve basiretle geçirilemediğinden dolayı vücut bulan gayrılıklar.

Sonuç olarak; can parçası yavrularla ayrı- gayrı olma hikâyesi...

Son zamanlarda bir çok kardeşimizden duyduklarımız veya bizzat şahit olduğumuz yaşanmışlıklar bu ayrılıkların ve gayrılıkların en büyük delili ne yazık ki!

Bir bakıyorsunuz,’ dün gece beni hiç uyutmadı yumurcak' diyen bir çift uykusuzluktan şişmiş göz, yumurcağı için sabahlara kadar dualarla ağlayan, ağlamaktan şişen gözlere dönüşmüş.

Ya da bu kadar vahim olmasa da, bir zamanlar yavrum derken yüzünde güller açan kardeşlerimizin, yavrum derken, kimseye anlatamadıkları yangınların şavkı(!) vuruyor yüzlerine artık...

Gerçekten ne çabuk değişmiş her şey...

Anne ayrı, evlat ayrı oluvermiş. Baba gayrı evlat gayrı oluvermiş.

Gündem ne olursa olsun, acilen konuşulması gereken, çözüm üretilmesi gereken en büyük davamız çocuklarımızdır.

Programlar yapmak, aile dersleri yapmak, cemaatle namaz kılmak elbette çok güzeldir. Ama bu aşamada yetmeyecektir.

Ailesiyle günlerce konuşmasa umursamayan, sürekli bir kaçışın peşinde olan, ailesiyle vakit geçirmekten hoşlanmayan,  saatlerce odaya kapanıp internet başında vakit geçirmeyi tercih eden yavrularımız aslında durumu özetliyor.

Unutmayalım! Önce ayrılık gelir sonra gayrılık...

Elbette farklı reçeteler olacaktır, ancak psikolojik, sosyolojik ve hatta biyolojik olarak yaşadığımız ilk sağlıksız ayrılığa/ayrılıklara  dönmemiz gerekecek. Tedaviye oradan başlamamız icab edecek...

Teşbihte hata olmaz; balığı kaybettiğimiz o kayaya dönmemiz gerekiyor. Belki o zaman hikmetten bir yol açılıverir; şifaya seza,  ayrılığa deva, gayrılığa veda...

  Hani Mûsâ, beraberindeki gence şöyle demişti: "İki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayacağım ya da uzun zaman gideceğim."

Onlar iki denizin birleştiği yere varınca, balıklarını unuttular. Balık denizde yolunu tutup kayıp gitti.

Oradan uzaklaştıklarında Mûsâ beraberindeki gence, "Öğle yemeğimizi getir, bu yolculuğumuzdan dolayı çok yorgun düştük" dedi.

Genç, "Gördün mü! Kayaya sığındığımız sırada balığı unutmuşum. Doğrusu onu sana söylememi bana ancak şeytan unutturdu- Balık şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti" dedi.

Mûsâ: "İşte aradığımız bu idi" dedi. Bunun üzerine tekrar izlerini takip ederek gerisingeri döndüler. (Kehf,60-64)