• DOLAR 5.797
  • EURO 6.495
  • ALTIN 277.84
  • ...

Ülkemizin dengeleri çok hızlı değişiyor. Yukarıda olan aşağıya / aşağıda olan yukarıya gelebiliyor. Güzele çirkin/ çirkine güzel denebiliyor. Saflar hızla değişebiliyor. Yakınlar uzak/ uzaklar yakın olabiliyor.

Son İstanbul seçimlerine bakınca, yine aynı resmi görmek mümkün. Hatta daha netleşmiş bir tablo desek daha doğru olur. Seçim sonuçları, seçimi kazananı da kaybedeni de şaşırtmıştır. Zira sonuç oldukça farklı bir sonuç oldu. Aradaki fark ayrıca dikkat çekiyordu doğrusu. Hemen herkesin yüzünde görülen şaşkınlık ifadeleri, bu şaşkınlığa sebep olan her şeyi bir anda tekrardan hatırlatır oldu. Ayrıca hızlıca taraf değiştirenlerin hızı da şaşırtıcıydı.

 Bu sonucu getiren sebepleri hatırlamak/ hatırlatmak da hayatiyet kazandı böylece.

Değişmez bir hakikat vardır; yaşanan, yaşanacak olan hiç bir şey birdenbire, tesadüfen meydana gelmez. Bir tarlaya buğday ekilirse, bu tarladan başka bir ürün beklenmez. Hasat, hazansa ekilen bahar değildir.

Son seçimlerin öncesinde ve sonrasında gördüklerimiz/duyduklarımız az çok bu sonuca işaret ediyordu aslında.

 Allah'a ve ahiret gününe iman etmiş, yaşadığı toplum için sancı çeken her bilinçli Müslüman için bu sonuçlar, seçim sonucu ötesinde farklı bir önem taşıyor. Zira içinde yaşadığımız toplumu doğru okumakta, yapmamız gereken ödevlerdendir.

Bu bağlamda içinde yaşadığımız toplumun düşünce yapısının güncel halini, İstanbul seçimlerinde görmek mümkün olacaktır. Çünkü  İstanbul kültürel dokusuyla, sosyolojik yapısıyla küçük Türkiye demektir. Bunu herkes bilir. Bu nedenle İstanbul ülkemizin özetidir.

Son yıllarda, ülkemizde melez ideolojiler türediğini zahiren müşahede ediyorduk. Ancak seçim öncesi ve sonrasında bu işin oldukça farklı boyutlar kazandığını da görmüş olduk. Asla bir araya gelmez-gelemez diyebileceğimiz izm’leri bir arada görmüş olduk.

Örneğin, Şeyh Said Efendi'yi idama götüren, İstiklal Mahkemelerinin sahibi CHP zihniyetini, yine Şeyh Said Efendi’nin torunları olduğunu iddia edenler, seve seve, sevmelere doyamadılar.

Yine farklı bir örnek, doğmamış bebeklere, inşa edilecek mutlu günler için, bir zamanlar ‘bebek katili' lakabıyla anılan şahsı,’ aynı karede asla yer almazlar' diyebileceğimiz şahıslarla aynı karede poz verirken görmüş olduk.

Çıkan sonuca kadehler kalktı, alınlar şükür secdesine gitti.

Şaşkınlıktan öteydi, hâl-i pür melâlimiz...

SubhanAllah!

Daha ne tezatlar vardı...

Bozkurt işaretini yapan ülkücü, zafer işaretini yapan HDP'li mührünü aynı yere vurabildi...

Lgbt'li ve İslamcı(!) aynı safta, aynı amaç için durabildi...

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Ancak geldiğimiz noktada düşüncelerin, düşünce dünyalarının karman çorman olduğunu söyleyebiliriz.

Bu birdenbire olmadı. Günümüz insanının kahir ekseriyeti, hangi ideolojiyi benimserse benimsesin, düşünce dünyasının kapılarını sonuna kadar açtı son yıllarda.

Peki, herkese, her düşünceye mi açtı?

Kesinlikle hayır?

Adeta özenle seçilmiş belli düşüncelere.

Yukarıdaki duruma paralel olarak, bazı düşünceleri, sloganik formlarda servis edip dillendiren düşünce amigoları da vardı işin içinde. Sosyal medya etkileşimini de kendilerine rüzgâr yapmayı, büyük bir ustalıkla bildiler.

Neticede kimi zaman din adamı olarak, kimi zaman bir yazar, siyasetçi, gazeteci, fikir adamı, patron, sanatçı, sosyal medya fenomeni olarak karşımıza çıktılar. Empoze etmeye çalıştıkları düşünceleri, sloganik cümlelerle, belli kalıplarda beyinlere soktular. Kullandıkları jargon sokaklarda argoya dönse de bu onları rahatsız etmedi. Halk,  düşünce amigolarının söylemlerini dillendirdi, düşünceler arası hızlı bir etkileşim kaçınılmaz oldu.

‘Her şey çok güzel olacak(!)’ sloganı, bu düşünce amigolarının en yeni sloganlarındandı kuşkusuz. Kısa zamanda her yerde duyduk. En elit tabakada da duyuldu, çarşıda, pazarda da… Hızla emdi beyinler.

Sorgulanmadı.

Güzel ama nasıl güzel?

Kime göre, neye göre güzel?

Neden güzel? 

Denmedi...

Arabesk bir ruh haliyle kabul gören bu kavramın, göreceli bir kavram olduğu unutuldu. İnsanları mıknatıs gibi çekti. Nasıl bir büyüyse, mıknatısa dönen toplulukların zıt kutupları da birbirini çekti.

Zira tribünlere oynayanlar, tribünleri coşturmayı, icabında koşturmayı iyi biliyorlar.

Bu konuda başarıları takdire şayan ve tebrik edilmeli(!)

Aslında genel olarak dünya üzerinde, iki elinin arasına başını koyup, kendini tüm ezber ve sloganik düşüncelerden azade kılıp, erdemli bir şekilde düşünmeye azmeden insanların sayısı gün geçtikte azalıyor.

Her bulduğunu mideye indiren insanın sonu, nasıl mide fesadıysa, her düşünceyi süzmeden beynine alan insan için ‘düşünce fesadı' kaçınılmaz oluyor.

Bu düşünce fesadından sonra ‘düşünce spazmı' peşi sıra geliyor. Nitekim son seçim süreci boyunca ülkemizde yaşanan ağrılı ve sancılı durum bunun en bariz örneğidir. Son da olmayacaktır.

Düşüncelerini analiz edemeyen, analiz edemeyince, doğal olarak sentezleyemeyen bir toplumuz artık. En basit tabirle, sapla-samanı karıştırır olduk. Durum böyle olunca, toplum adına bazı net ve peşin beklentiler içine giren herkes şunu bilsin ki, bu beklentiler samanlıkta iğne aramaktan farksızdır.

Önce iğnemizi kaybettik sonra kendi söküğümüzü dikemez duruma geldik. Kendi söküğünü dikemeyen terzi klişesi belki de...

Ayrıca, seküler düşünce tarzı da insanımıza dört koldan öğretildi. Sonra da aynı insanlardan manevi ve ulvi değerler konusunda hassasiyet beklentisine girildi.

Oysa hakkı, hakikati anlamak, bunlarla anlamlanmak için önce düşünme yeteneği olmalı insanın. Düşüncelerini doğru ölçütlerle ölçebilmeli.

Bu meziyetleri kaybetmişse ne sözün ne delillerin hükmü kalmamıştır artık. Konuşmalar, tartışmalar, zaman ve duygu israfından başka bir şey değildir.

Rabbimiz, aklı selim olanlardan, selim/sağlam düşünenlerden kılsın bizleri.