• DOLAR 5.77
  • EURO 6.369
  • ALTIN 270.14
  • ...

Türkiye, 15 Temmuz 2016’da devlet idaresindeki daha önceki ihmallerin uluslararası sistem tarafından suiistimal edilmesiyle tarihin en büyük felaketlerinden birini geçirdi.

Ne var ki 15 Temmuz yaşandığı yerde bitmedi. O günden bu yana aynı çizgideki bir muhalefetle uluslararası sistem, el ele vererek 15 Temmuz’u içeride başarıya ulaştırmaya çalışıyor.

15 Temmuz’un zihinlerde oluşturduğu travma büyüktür. Bu travma, karşısında o muhalefetin kendi başına başarılı olma ihtimali küçüktür. Ama o muhalefete karşı alınan tedbirlerin isabetsizliği, o muhalefetin tabanını genişletme tehdidini fazlasıyla barındırmaktadır.

Devletin içine yerleşmiş kadim bir yapı, 15 Temmuz’u ilk günden bu yana “cemaat” ve “tarikat” söylemiyle İslamî kesimin aleyhinde değerlendirmeye kalkıştı.  

İslamî kesim, 15 Temmuz’un en büyük kahramanı iken o yapı, bir “karşı darbe” ile onu 15 Temmuz’un mağduru hâline getirme bedbahtlığında bulundu.

Türkiye’de FETÖ yapılanması gibi bir yapı bir yana bırakılırsa en güçlü İslamî yapılar dahi ortalama sol-liberal örgütlenmeler kadar devlet içinde yoklar. Halbuki o yapı, İslamî kesimin devletteki varlığını abartarak her bir İslamî grubun tek başına her an için devlete hakim olmak üzere olduğu imajını oluşturdu.

Bununla dikkatleri tek tek her İslamî kesim üzerine çekerken aynı zamanda hedefine aldığı her İslamî kesimle diğer İslamî kesimler arasında fitne tohumu da attı. Ki söz konusu yapının da en büyük amaçlarından biri, İslamî kesimler arasında yarışma, didişme, güvensizlik duvarları örerek onların toplamının dahi 15 Temmuz sonrasında devletin geleceğini etkileyen bir güç olmaktan çıkarılmasıydı.

O yapının nihai hedefi ise 15 Temmuz’da buluşup bütünleşen ruhu dağıtmak, o kardeşlik ruhunun sürekliliğini engelleyerek marjinalliğine rağmen, örgütlülüğü sayesinde devlet üzerindeki hegemonyasını sürdürmekti.

Ne yazık ki iletişimleri eskiden beri zayıf, kendi dışlarındaki yapılarla ilgili malumatları yine eskiden bu yana sınırlı olan ve aralarında haset sorunu bulunan İslamî kesimlerin bir bölümü, bu oyunu anlayamadı. Sosyal medya sayfalarından biri şu veya bu İslamî grubu yıpratmak için uğraşırken diğeri şu veya bu tarikatı yıpratmakla uğraştı.

İki taraf da grup, camia veya tarikat olmanın teferruat olduğunu, asıl meselenin İslamî kesimleri bir bütün olarak devletten uzaklaştırıp mağdur etmek olduğunu anlayamadı.

Söz konusu ihtilaf olunca kim nereye sopa atarsa atsın, kim hangi tarafa kurşun sıkarsa sıksın nihayetinde canı acıyan İslamî yapı olur. İhtilafta aşırı gidenler, şüphesiz ki yıpranır ve düşmanlarını güçlendirirler. Nitekim İslamî yapılar, bir bütün olarak bu oyunda yıprandı.

İş o boyuta vardı ki hanımı çarşaflı, kendisi sakallı bir idareci, bizzat İstanbul Büyük Şehir gibi belediyelerde dahi herhangi bir İslamî derneğe yakın olma zannı bulunan bir kardeşi aleyhinde tanıklıkta bulundu. Bunu da sırf grup taassubuyla ve dindarları bahane edip aslında İslam düşmanlığı yapanların oluşturduğu bilgi alt yapısıyla yaptı.

Bu dindar insanlar arasında elzem olan güven konusunda tam bir felakettir, ilahi bir ceza sebebidir. Ki böyle bir vakayı duyduğumda İstanbul Belediyesi’nin el değiştireceğinden emin olmuştum. Çünkü inanan insan, İlahî cezayı göz ardı ederek meseleleri değerlendiremez.

Öte yandan oluşturulan güvenlik soruşturmaları sistemi ile dindar insan korkunç bir itibarsızlık ve yalnızlığa sürüklenirken sol ve günahkârlık resmen ödüllendirildi.

Hafta sonlarını İstiklal Caddesi’nde sabahlara kadar eğlenerek geçiren bir genç kız veya erkek, siyasi bir bağlantısı olmadığı gerekçesiyle güvenilir bulunuyor, güvenlik soruşturmalarından paşa paşa geçiyor, itibar görüyor, devlette görev almaya layık bulunuyor. Onun İstiklal Caddesi’ne ayık giderken okuduğu son “Komünist kitaplar” bir gençlik havası esintisi sayılıyor.

Ama nefsiyle, çevresindeki günahkârlıkla, internet ve sosyal medyanın oluşturduğu uluslar arası ahlaksızlık çekimiyle mücadele edip hafta sonunu ibadetle geçiren çağın kahramanlarından bir gencin durumu kuşkulu bulunuyor, not ediliyor, kurumlara yazılıyor ve nihayetinde o çağa meydan okuyan genç, kurum tarafından “Güvensizlik” damgasıyla damgalanıyor, devlette görev almaya layık değildir, denerek itibarsızlaştırılıyor.

 Aile fertleri dağda öldürülmüş, ailecek PKK’nin siyasi çalışmalarına katılanlar güvenilir bulunuyor. Ama babası 1989’da İstanbul’da başörtüsü eylemlerine katıldığı için 15 gün gözaltısı bulunan ve üstelik ilk günden hiç şaşmadan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hayranı hem de Türk-İslam sentezine yakın bir öğretmenin başörtülü pırıl pırıl evladı tıp fakültesinden mezun olduğunda güvensiz bulundu. O pırıl pırıl genç kız, ancak yıpratıldıktan sonra bütün arkadaşlarının ardından göreve başlatıldı. Hem de Sağlık Bakanlığı gibi solcuların, tarikat hâkimiyeti altındadır, dedikleri bir kurumda… Aklını yitirecek kadar duyarsızlaşmayan, oturur da bunun Türkiye’nin geleceğine nasıl yansıyacağını anlar… 

Dolayısıyla kimi kurumların aksi yöndeki bütün çabalarına rağmen, Milli Eğitim Bakanlığı, Diyanet ve Gençlik Bakanlığı’nın bütün projelerine karşı günahkârlık bu süreçte itibar kazandı, dindarlık itibar kaybına uğradı. Dindar kesim, bir yandan iktidarın tabii yıpratıcılığını yaşarken öte yandan bizzat iktidar eliyle yıpranmış oldu.

Bu arada yine bu dönemde ayyuka çıkan mülakatçılık da iktidar partisinin kilit noktalarını ele geçiren müteahhitlere kadro satışları için imkân oluşturdu. O satışları bizzat paragöz müteahhitler yaptı, bir gün bile herhangi bir İslamî sohbete gelmemiş kapitalistler icra etti. Ama solun güçlü propaganda kanalları, gençlik arasında, o satışlardan dahi İslamî kesimi sorumlu tuttu, o satışlardan gençleri İslamî hizmetlerden uzak tutacak malzeme üretti.

Meselenin buraya kadar olan kısmı, toplumla ilgilidir; meselenin bir de devleti ilgilendiren kısmı vardır.

Güvenlik soruşturmaları ve mülakat bir boyuta vardığında bizzat devletin geleceğini tehdit eder. Zira güvenlik soruşturmaları ve mülakatlar, gençlik hareketliliğiyle kimi aşırılıklara karışsa da toplumun en verimli kesimlerini teşkil eden düşünen ve aksiyoner gençleri devlet işlerinden uzak tutar.

Buna karşılık güvenlik soruşturmaları ve haksız mülakatlar, hiçbir siyasi gelişmeyi tahlil edemeyen ve yine tavır koyma ataklığından yoksun, başkasının hakkına konan, sırtını daima birilerine vermiş, hantal kişileri bürokrasiye yığar. Bu durum zamanla, bürokraside bir zeka ve çeviklik eksikliğine yol açar, hantallaşmayı, duyarsızlığı getirir.

Son zamanlarda bürokraside görülen hantallaşma, bununla buluştuğunda devletin geleceğini tehdit eder boyutlara varır.

Bunun için bu ülkeyi gerçekten sevenler, bu ülkenin büyük geleceğini düşünenler, bu yollara bir an önce son verirler.

Şöyle bir dönüp geçmişe bakalım. 1993’e kadar devlet, güvenlik soruşturmasıyla memur alımı yapıyordu ve o süreçte devlet az kalsın batıyordu. 1994’te buna son verildi, başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere kurumlara can geldi ve kurumlar, nihayetinde devleti kendisini yenilemeye zorladı.

Bugün herhangi bir olaya odaklanarak bu gerçeği göz ardı etmek, en basit ifadeyle basiretsizliktir…