'İşgal' kavramı çoğu kez; toprakların işgali için kullanılan bir kavram olarak zihinlerimizde yer almaktadır. Oysa işgal türlü türlüdür; toprakların işgali, ekonomik işgal, kültürel işgal ve daha nicesi. Uzattıkça uzatılabilir.

Daha çocuk yaşlarda bizlere okutulan tarih kitaplarında, karış karış işgal edilen coğrafyalarımız gözlerimizin içine sokulur. Sanki birileri, şahsiyetimizin inşa edildiği o kritik dönemlerde 'düşman korkusu ve yenilgi psikolojisini' bizlere aşılamaya çalışıyor. İşgal edilen sadece coğrafyalarımız olarak kalmıyor; bir bütün neslimiz işgal ediliyor. Oysa İslam medeniyeti bir 'fetih ve kazanma medeniyeti' iken yüreklerimizin işgaline yeltenenler de kim?

Tüm işgallerin kayıpları öyle veya böyle telafi edilebilir. 'İnsan işgali'nin telafisi yoktur dostlar! Kendini, özünü, hissiyatını, aidiyetini, değerlerini ve duygularını kaybedenin ilacı hekimlerde bulunmaz. Ancak 'koca bir alem olan insanın' mezarı kazılır, ruhuna Fatiha okunur.

Bir zamanlar 'İnsana' bakışımız; saf, temiz ve harbiydi. Medeniyetimizin meşhur bir serlevhasıydı: 'Yaratılanı severim Yaratan'dan ötürü.' Sonra her şey değişti; sonsuz merhametin yerini ısırgan menfaatler aldı. İnsan, artık 'Yaratan Allah' için değil; nefsi istekleri ve ali menfaatleri için sevilmeye başlandı. Sonra kaybetmeye başladık insanı. Elimizden kayıp gitti, sinsice bekleyen canavarların avı oldu. Birileri onu bizden kopardı, kendi dünyasının insanı yaptı.

'Tabiat boşluk kabul etmez' ilkesince insan illaki bir mahallenin sakinidir. Ya eksiklerine ve hatalarına rağmen 'iyiler mahallesinde' iş görücü bir asker olur, ya da 'kötüler mahallesinin' şahsiyetsiz bir piyonu olur. İnsan işgalinin özü de; aidiyet duygusunu kaybetmekle başlar.

Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç, 'Savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir.' derken sanırım tam da bunu kastediyordu. Bizim olan ve elimizden kaçırdıklarımız düşmana benzeyince asıl o zaman savaş kaybedildi. Kendisinden ve kendisini oluşturan değerlerden duygusal olarak kopan kişi, ne bizi ne de acımızı göremez. Ağladıklarımıza ağlamaz, hüznümüze teselli olmaz, sevincimize ortak olmaz. Çünkü artık o bizim değildir.

Mesela bugünlerde çokça hayıflandığımız bir durum tam da bununla ilişkili değil midir sizce? Neden mi bahsediyorum? Gazze'de mazlum bebekler vahşice katledilirken kahve keyfinden ödün vermeyen vicdansız güruhu kastediyorum. Siyonist ürünü işletmelerde, hoyratça ve umursamaz tavırlarla kahvesini yudumlayan 'katilin ortakları'ndan bahsediyorum.

En yalın haliyle gözlerinin içine soktuğumuz parçalanmış çocuk bedenlerini görmelerine rağmen, bir gıdım da olsa vicdanları harekete geçmeyenlerden bahsediyorum. Çok şaşırıyoruz değil mi, nasıl böyle kayıtsız kalabildiklerine? Çünkü onlar bizim olmayan insanlarımızdırlar(!) Acımıza duyarsız, değerlerimize yabancı, başkasının programı ile hayat sürdürenlerdir onlar. Belki bir umut, onları geri kazanırız. Allah'tan umut kesilmez. Ama bari elimizdekilerine sahip çıkalım. Onları da kaybetmeyelim.

MEDENİ TAŞ