36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi Türkiye’nin ev sahipliğinde başlıyor.
Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), 1949 yılında 12 kurucu ülkenin imzasıyla "demokrasi, özgürlük ve ortak savunma" iddiaları üzerine inşa edildi. Ancak aradan geçen on yıllarda, başlangıçtaki bu "savunma paktı" maskesi tamamen düştü. Özellikle Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte jeopolitik bir yayılmacılık stratejisi izleyen ittifak; Türkiye'nin 1952'deki katılımının ardından, Baltık ülkelerinden Balkanlar'a kadar uzanan bir genişleme furyasıyla bugün üye sayısını 32'ye kadar çıkardı.
Ne var ki NATO’nun sınırları genişledikçe, kendi coğrafyası dışındaki topraklara ihraç ettiği tek şey istikrarsızlık, parçalanma ve ağır insani trajediler oldu. Güvenlik ve insan hakları getirme vaadiyle gerçekleştirilen askeri müdahaleler, hedef alınan ülkeleri adeta birer enkaz yığınına ve hukuksuzluk girdabına çevirdi.
SOĞUK SAVAŞ’TAN SONRA KENDİLERİNE DÜŞMAN İCAT ETTİLER
1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin (SSCB) dağılması ve Doğu Bloku askeri ittifakı Varşova Paktı’nın kendisini lağvetmesi, dünya tarihinde bir dönüm noktasıydı. 1990 yılında Londra’da toplanan tarihi NATO Zirvesi’nde, Batı ittifakı tarafından SSCB’nin artık bir "düşman" olmadığı ve Soğuk Savaş’ın resmen sona erdiği ilan edildi.
Peki Kurulduğu günden beri varlığını "komünizm tehdidi" ve Sovyet yayılmacılığına dayandıran NATO, asıl varlık gerekçesi ortadan kalktığına göre lağvedilecek miydi? Ancak süreç, küresel hegemonya ortaklarının askeri mekanizmayı tasfiye etmek yerine, ona yeni ve yapay varlık gerekçeleri üretme çabasına sahne oldu. NATO, Soğuk Savaş sonrasında küresel emperyalist paylaşımın en büyük askeri aygıtına dönüştürüldü.
Komünizm tehlikesinin ortadan kalkmasıyla işlevsizleşmesi gereken NATO’yu ayakta tutmak için ABD liderliğinde yoğun bir "kavramsal üretim" sürecine girildi.
Sınır aşan organize suçlar, küresel uyuşturucu kaçakçılığı ve "uluslararası terörizm" gibi başlıklar, askeri bir paktın varlığını sürdürmesi için ilk etapta öne sürülen gerekçeler oldu. Kısa süre içinde Batı hegemonyası, nükleer silah geliştirdiği iddia edilen veya örgütleri desteklediği ileri sürülen ülkeleri içeren bir "haydut/terörist devletler" listesi hazırladı. NATO’nun yeni misyonu, bu sözde tehditlere karşı "hür dünyayı korumak" ve otoriter rejimler altında yaşayan halklara Batılı değerleri ve sözde demokrasiyi götürmek olarak ambalajlandı.
VAADEDİLEN "DEMOKRASİ"DEN CIA İŞKENCELERİNE: BATI'NIN AFGANİSTAN'DAKİ 20 YILLI
11 Eylül operasyonunun ardından dönemin ABD Başkanı George W. Bush önderliğinde başlatılan Afganistan işgali, NATO’nun "bir üyeye yapılan saldırı tüm ittifaka yapılmıştır" ilkesini içeren 5. maddesinin tarihte ilk ve tek kez işletilmesiyle küresel bir kimlik kazandı. Ancak "özgürlük" ambalajıyla meşrulaştırılan bu 20 yıllık işgal, arkasında devasa bir sivil katliamı, kurumsallaşmış işkence laboratuvarları ve uçak kanatlarından düşen çaresiz insanların görüntülerini bırakarak modern tarihin en büyük fiyaskolarından birine dönüştü.
Brown Üniversitesi bünyesinde yürütülen "Savaşın Maliyeti" (Costs of War) projesinin verileri, Batı ittifakının Afganistan’a getirdiği yıkımı gözler önüne seriyor. 2001'den 2021'e kadar süren operasyonlarda:
47 bin 245 masum Afgan sivil doğrudan bombardımanlar ve çatışmalarda hayatını kaybetti. Toplam can kaybı ise 172 bin kişiye ulaştı.
20 yıllık işgal süreci, insan hakları savunuculuğu yapan Batılı kurumların riyakarlığını da ifşa etti. Mart 2002’de ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA), insanlık dışı yöntemleri yasal zemine oturtmak amacıyla "geliştirilmiş sorgulama teknikleri" adı altında bir yetkiyle donatıldı.
Afganistan'daki gizli CIA cezaevleri ve üsleri, insan onurunun ayaklar altına alındığı birer işkence merkezine dönüştü.
Hücrelerde tutulan mahkumlara, algılarını tamamen çökertmek amacıyla günlerce yüksek sesle yabancısı oldukları Batı kültürüne ait müzikler (Eminem’in Slim Shady albümü gibi) dinletildi. Mahkumlar bu yöntemin kendilerini "çılgına çevirdiğini" aktardı.
Uygulanan vahşet psikolojik baskıyla sınırlı kalmadı. İnsanların soluksuz bırakıldığı waterboarding işkencesi kurumsallaştı. Bagram Cezaevi’nde, sadece "yanlış zamanda Amerikan üssünün yakınından geçtiği için" tutuklanan Dilawar isimli masum bir Afgan köylüsü, günlerce tavana asılarak maruz kaldığı ağır işkenceler neticesinde hayatını kaybetti.
20 yıl boyunca ABD ve NATO subayları tarafından milyarlarca dolar harcanarak eğitilen, en modern silahlarla donatılan 300 bin kişilik Afganistan ulusal ordusu ve devlet mekanizması, Batı birliklerinin geri çekilme sinyaliyle yıkıldı.
Ülkenin Batı güdümlü Cumhurbaşkanı Eşref Gani, halkını kaderine terk ederek paralarla birlikte Birleşik Arap Emirlikleri'ne kaçtı. Dönemin Almanya Başbakanı Angela Merkel’in de itiraf etmek zorunda kaldığı gibi, trilyonlarca dolarlık "terörle mücadele" konsepti "dramatik ve korkunç bir şekilde başarısızlıkla" sonuçlandı.
Batı müdahaleciliğinin Afganistan'da bıraktığı mirasın en sembolik ve hafızalardan silinmeyecek anı, Kabil Havalimanı'ndaki tahliye kaosu oldu. Kendilerine vaat edilen sahte özgürlük masalının ardından kaçmak isteyen Afgan iş birlikçilerin, pistten havalanan bir Amerikan askeri kargo uçağının kanatlarına ve iniş takımlarına tutunmaya çalışması ve gökyüzünden ölüme düşüşleri, tüm bu operasyonun özeti oldu.
NATO IRAK’TA NE YAPTI?
NATO’nun "Irak macerası", Soğuk Savaş’ın hemen bitiminde, Ağustos 1990’da Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgal etmesiyle başladı. Dönemin ABD Başkanı George H. W. Bush, BM şemsiyesi altında geniş bir uluslararası koalisyonu harekete geçirerek buna son verdi. Ancak o dönemde ittifakın "alan dışı" operasyonlara bakışı bugünkünden çok farklıydı. Almanya’nın başını çektiği bir grup müttefik, Avrupa-Atlantik bölgesinin dışına taşacak askeri müdahalelere sert bir direnç gösteriyordu.
1990 Aralık ayında, dönemin Türkiye hükümetinin Irak tehdidine karşı özellikle hava ve füze savunmasının takviye edilmesi amacıyla NATO’dan destek istemesi ittifak içinde tartışmaları alevlendirdi.
Savaşa doğrudan müdahil olmaktan kaçınan müttefikler, bunun yerine Türkiye’yi destekleme formülünü seçtiler. Ocak 1991’de alınan kararla Irak'ın bölge ülkelerini hedef alan SCUD füzelerine karşı Türkiye’ye Patriot bataryaları konuşlandırıldı. Muhabere ve istihbarat takviyesi sağlandı.
Dayanışma gösterisi olarak Irak sınırında devriye görevi yürütmek üzere Alman Alpha jetleri ile İtalyan F-104 keşif filosu Türkiye’ye gönderildi.
Böylece NATO, Türkiye'nin savunmasını kuvvetlendirme maskesi altında ilk Körfez Savaşı’na dolaylı yoldan en büyük askeri lojistiği sağlamış oldu.
8 yıl süren İran-Irak Savaşı’nın ardından patlak veren bu krizde koltuğunu koruyan Saddam Hüseyin, 2003 yılına gelindiğinde bu kez "Oğul" George W. Bush’un hedefi oldu. ABD, hiçbir inandırıcılığı olmayan "kitle imha silahları" yalanını ileri sürerek İkinci Körfez Savaşı’nın fitilini ateşledi.
Ancak George W. Bush, babası gibi küresel bir koalisyon kurmayı başaramadığı gibi NATO içinde de devasa bir çatlağa yol açtı. Bosna-Hersek savaşıyla ilk kez alan dışına çıkmış olan ittifak, Fransa ve Almanya gibi ağır topların sert muhalefeti nedeniyle İkinci Körfez Savaşı’na doğrudan destek vermeyi reddetti. Türkiye, 2003'te NATO'dan yine füze savunma desteği istedi. İttifak, Washington ile Avrupa arasında yaşanan derin krize rağmen Türkiye'nin bu talebini karşılamak zorunda kaldı.
2004 yılında Türkiye'nin ev sahipliğinde gerçekleştirilen tarihi İstanbul Zirvesi, NATO'nun Irak'taki konumunu kökten değiştirdi. Uzun ve çetin müzakerelerin ardından alınan kararla, Bosna-Hersek ve Kosova'dan sonra Irak da NATO'nun operasyon sahası ilan edildi.
Zirve sonrasında Irak’a gönderilen küçük çaplı bir eğitim-danışman kadrosu, ittifakın bu ülkedeki ilk resmi ayak izi oldu. Çekirdek bir kadroyla başlayan bu misyon, Irak ordusunu Batı çıkarlarına göre şekillendirme görevi üstlendi. Obama yönetiminin Irak'tan çekilme stratejisine paralel olarak, NATO’nun Eğitim Misyonu 2011 yılında sonlandırıldı ve 2015’e kadar bölgede yeni bir kurumsal hamle yapılmadı.
Haziran 2014’te DAİŞ’in Suriye ve Irak’ta ortaya çıkması Batı ittifakına aradığı kalıcı geri dönüş biletini verdi. Saldırılar, NATO’nun Irak’a kalıcı olarak yerleşmesinin meşruiyet zemini haline getirildi. 2014 Galler, 2016 Varşova, 2017 ve 2018 Brüksel zirvelerinde arka arkaya alınan kararlarla, NATO’nun Irak’taki askeri mevcudiyeti, yetkileri ve operasyonel kapasitesi kesintisiz olarak güçlendirildi.
NATO’NUN UYDUSU OLAN ABD İŞGALİ BAŞLATAN OLDU
NATO’nun askeri ve lojistik ana omurgasını oluşturan ABD’nin, 2003 yılında "Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları ürettiği" yalanıyla başlattığı Irak işgalinde işlediği suçlar büyük. Ortadoğu’ya sözde "demokrasi ve özgürlük" getirme vaadiyle küresel kamuoyunu aldatan Washington yönetimi, arkasında bedelini sadece masum sivillerin ödediği devasa bir kaos, yıkım ve kurumsallaşmış savaş suçları bıraktı.
Irak Sağlık Bakanlığı verileri üzerinde çalışan bağımsız araştırma kuruluşu "Iraq Body Count"un raporlarına göre; sadece 2003-2011 yılları arasındaki aktif çatışma döneminde yaklaşık 120 bin Irak vatandaşı hayatını kaybetti. ABD ordusunun 18 Aralık 2011’de askerlerinin büyük bölümünü çekerek geride bıraktığı kanlı miras, insanlık tarihine kara birer leke olarak kazınan katliamlarla dolu.
İşgalci ABD ordusunun bugüne kadar büyük bir gizlilikle sakladığı ve hasıraltı etmeye çalıştığı en kanlı sivil katliamlarından biri Enbar vilayetine bağlı Hadisa ilçesinde yaşandı.
19 Kasım 2005 tarihinde Hadisa'da Amerikan askerlerini taşıyan bir zırhlı aracın el yapımı patlayıcıyla hedef alınmasının ardından, gözü dönmüş ABD askerleri bölgedeki sivil evleri bastı. Rastgele kurşun yağdırılan evlerde, aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 24 masum sivil vahşice katledildi.
2004 yılının başlarında Ebu Gureyb Cezaevi’nden sızan görüntüler, Batı medeniyetinin maskesini düşüren ve ABD askerlerinin Irak’taki sistematik savaş suçlarının küresel sembolü haline gelen bir skandala dönüştü.
Amerikan askerlerinin gözetimindeki hapishanede Iraklı mahkumlara yönelik akılalmaz işkenceler, tecavüzler, psikolojik ve cinsel istismarlar uygulandı. Kafalarına çuvallar geçirilmiş, çıplak halde üst üste yığılmış ve koridorlarda tasmalarla sürüklenen Iraklıların fotoğrafları, işgal psikolojisinin ne denli aşağılık bir boyuta ulaştığını tüm dünyaya kanıtladı. Bu vahşet, hayatta kalan mahkumların dünyasında silinmez ruhsal ve fiziksel yaralar bıraktı.
İşgalin en kanlı sahneleri yine Enbar vilayetine bağlı Felluce kentinde kayda geçti. 2004 yılında ABD ordusunun direnişi kırmak amacıyla düzenlediği operasyonlar, tam bir sivil kıyımına dönüştü.
Dört ABD'li paralı askerin öldürülmesinin ardından intikam amacıyla başlatılan saldırı başarısızlıkla sonuçlandı ve ABD ordusu ağır kayıplar verdi.
Başarısızlığın ardından çılgına dönen ABD güçleri, 7 Kasım 2004'te kenti tamamen kuşatarak modern tarihin en acımasız bombardımanlarından birini başlattı.
Operasyon sırasında Amerikan askerlerinin sivillere karşı uluslararası hukuka göre suç teşkil eden, beyaz fosfor dahil tartışmalı kimyasal maddeler kullandığı iddiaları tescillendi. Kuşatmada binlerce Felluceli sivil füzeler ve kimyasal gazlarla katledildi.
Mayıs 2004’te Irak-Suriye sınırına yakın bir köyde yaşananlar, ABD'nin sivil hassasiyetinin koca bir yalandan ibaret olduğunu bir kez daha gösterdi. Bölgedeki bir düğün salonuna Amerikan savaş uçakları tarafından düzenlenen hava saldırısında, en mutlu günlerini yaşayan 40'ın üzerinde sivil tek bir bombayla katledildi. ABD ordusu, bu açık savaş suçunu da her zaman olduğu gibi "istihbarat hatası" diyerek geçiştirmeye çalıştı.
LİBYA’YA "İNSANİ MÜDAHALE" YALANINDAN KÖLE PAZARLARINA UZANAN ÇÖKÜŞ
2010 yılında Tunus’ta fitili ateşlenen ve "Arap Baharı" olarak adlandırılan halk protestoları Libya’ya sıçradığında, Batı ittifakı aradığı müdahale fırsatını buldu. Ülkeyi yöneten Muammer Kaddafi’nin protestolara sert yanıt vermesi, NATO’nun Kuzey Afrika’daki en büyük yıkım operasyonunun bahanesi yapıldı.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 17 Mart 2011 tarihli ve 1973 sayılı kararıyla Libya, "uçuşa yasak bölge" ilan edildi. Washington yönetiminin kadın diplomatları; ABD’nin BM Büyükelçisi Susan Rice, Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ve Ulusal Güvenlik Konseyi üyesi Samantha Power, BMGK içerisinde agresif bir diplomasi yürüterek 19 Mart’ta "sivil kayıpları önleme" kılıfı altında askeri müdahale kararını çıkarttı. Aynı gün ABD, İngiltere ve Fransa’nın başlattığı hava saldırıları, 31 Mart’ta resmen NATO’ya devredildi.
20 Ekim 2011’de Muammer Kaddafi’nin muhalif gruplar tarafından yakalanıp sokak ortasında linç edilerek öldürülmesini dönemin ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, televizyon ekranlarında kahkahalar atarak karşıladı.
NATO, Kaddafi’nin ölümünden sonra bile durmadı ve hava saldırılarını 31 Ekim’e kadar sürdürdü.
Libya semalarında tam 26 bin 500 sorti yapıldı, 9 bin 700 hava saldırısı gerçekleştirildi ve 5 bin 900 hedef vuruldu.
Yüzde 90’ı çöl olan Libya’da Kaddafi’nin "Dünyanın 8. Harikası" olarak nitelendirdiği ve çölün altından şehirlere su taşıyan devasa tatlı su projesi "Büyük İnsan Yapımı Nehir", içine "askeri malzeme saklandığı" gibi gülünç bir gerekçeyle bombalandı. Kentlerin sağlık can damarı olan hastaneler de NATO bombalarından nasibini aldı.
Bugün gelinen noktada Libya, Batı eliyle haritada sadece bir isimden ibaret bırakılmış durumda. "Demokrasi getiriyoruz" denilerek girilen ülke, siyasi ve coğrafi olarak tamamen parçalanmış vaziyette.
Afrika kıtasının en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip olmasına rağmen, bitmek bilmeyen iç savaşlar ve istikrarsızlık nedeniyle ulusal bir üretim ve kalkınma mekanizması kurulamıyor. Farklı küresel ve yerel güçlerin güdümündeki rakip hükümetler yüzünden ülkede yıllardır bir seçim dahi gerçekleştirilemiyor. Libya artık açık köle ticareti pazarlarına sahip. Kaçakçılar ve insan tacirleri, Avrupa'ya geçen göçmen ve mültecilerden yararlanarak onları esarete satıyor. Rakip kabileler ve siyasi hizipler, petrol ve diğer değerli kaynaklar için, iktidarı kendileri için ele geçirmeye kararlı bir şekilde savaşıyorlar.
TÜRKİYE’YE ÜVEY MÜTTEFİK MUAMELESİ
NATO ittifakı her ne kadar "ortak savunma ve dayanışma" ilkeleri üzerine kurulduğunu iddia etse de, Türkiye'nin ulusal çıkarları ve egemenlik hakları söz konusu olduğunda Batılı müttefiklerin tavrı, dayanışmadan ziyade şantaj, ambargo ve yaptırım mekanizmalarına dönüştü. Türkiye’nin 1952 yılında dahil olduğu ittifakla ilişkileri, Soğuk Savaş yıllarındaki Kıbrıs krizinden günümüzdeki S-400 ve F-35 krizlerine kadar, NATO'nun ana omurgasını oluşturan ABD ve ortaklarının çifte standartlarına sahne oldu.
Türkiye’nin, Kıbrıs’taki Türk nüfusunu katliamdan kurtarmak ve anayasal düzeni yeniden tesis etmek amacıyla gerçekleştirdiği 1974 Kıbrıs Barış Harekatı, NATO ve ABD ile ilişkilerde Soğuk Savaş döneminin en derin kırılmasını yarattı.
ABD Kongresi, Türkiye'nin Amerikan silahlarını "savunma amaçları dışında Kıbrıs'ta kullandığı" gibi tek taraflı bir gerekçe öne sürerek 1975 yılında Ankara’ya yönelik geniş kapsamlı bir askeri ambargo başlattı.
Ankara, bu şantaja boyun eğmedi. Bakanlar Kurulu kararıyla İncirlik Üssü hariç Türkiye topraklarındaki tüm ABD askeri üs ve tesislerinin faaliyetleri durduruldu; bu stratejik merkezler tamamen Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK) kontrolüne geçti.
Üslerin kapatılması ve ambargo, müttefik koruması iddia eden NATO'nun Sovyetler Birliği’ne karşı en hassas hatlarında devasa bir istihbarat ve savunma zafiyeti doğurdu. Batı, kendi yarattığı krizin faturasını ödemek zorunda kalınca ambargoyu 1978'de kaldırdı.
Yunanistan, NATO'nun Türkiye'nin müdahalesini engellemediği bahanesiyle 1974'te ittifakın askeri kanadından ayrıldı. Ancak Atina, 1980 yılında Türkiye'deki 12 Eylül askeri darbe yönetiminin tek taraflı onayı sayesinde NATO'nun askeri kanadına geri dönebildi.
S-400 VE F35 KRİZİ
Türkiye ile NATO müttefikleri arasındaki ikinci büyük stratejik kırılma, 2017 yılında Türkiye'nin hava savunma ihtiyacını karşılamak üzere Rusya'dan S-400 füze savunma sistemi satın alma kararıyla patlak verdi. NATO müttefikleri, Türkiye'nin bu egemen kararını bir tehdit olarak gördü.
ABD ve NATO ortakları, Rus sisteminin ittifak ağlarıyla uyumsuz olduğunu ve güvenliği riske attığını ileri sürerek Türkiye'yi parasını ödediği kurucu ortağı olduğu F-35 savaş uçağı programından hukuksuzca çıkardı.
Washington, genellikle hasım olarak nitelendirdiği ülkelere uyguladığı CAATSA (Amerika'nın Düşmanlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşı Koyma Yasası) yaptırımlarını müttefiki Türkiye'ye karşı devreye soktu. Batı ile yaşanan bu gerilimler ve baskılar sebebiyle, satın alınan S-400'ler sahada aktif olarak konuşlandırılmadı.
NATO müttefiklerinin Türkiye’ye karşı sergilediği samimiyetsizlik, sadece S-400 veya Kıbrıs ile sınırlı kalmadı. Başta ABD olmak üzere birçok önemli NATO üyesi, PKK'nın Suriye uzantısı binlerce tır silah ve lojistik destek sağlamaya devam etti.
Aynı müttefikler, Türkiye’nin düzenlediği operasyonları bahane ederek Ankara’ya karşı örtülü veya açık askeri ambargolar uyguladı.
TÜRKİYE’DEKİ ASKERİ DARBELERİN ARKASINDA KİM VAR?
Türkiye’nin yakın tarihi, millİ iradeyi hedef alan askeri müdahalelerle sık sık kesintiye uğradı. 27 Mayıs 1960’ta başlayan bu karanlık cunta süreci; 9 Mart ve 12 Mart 1971 muhtıraları, 12 Eylül 1980 askeri darbesi, 28 Şubat 1997 post-modern müdahalesi ve nihayetinde 15 Temmuz 2016 FETÖ darbe girişimiyle devam etti.
Tarihsel veriler, sızan itiraflar ve gizliliği kaldırılan diplomatik belgeler gerçeği ortaya koyuyor: Türkiye’deki tüm darbelerin arkasında tek bir küresel merkez, yani ABD (NATO), İngiltere ve Avrupa odaklı "Derin Akıl" yer alıyor.
2013 yılında küresel finans sisteminin ve gizli küresel yapıların en önemli figürlerinden biri olan Yahudi milyarder David Rockefeller’ın sızan itirafları, Türkiye’de 1960 ve 1980 darbelerinin arkasındaki dış mühendisliği en somut şekilde tescilleyen bir arşiv niteliğindedir. Rockefeller’ın ifşaatları, küresel çarkın Türkiye üzerinde nasıl döndüğünü açıkça özetliyor:
Türkiye, Marshall yardımı adı altında bizden devamlı borç alıyordu. 1960 yılına yaklaşırken, Adnan Menderes iktidarının borç sarmalından kurtulmak için Sovyetlere yaklaşmaya kalkışması sonucu, ordu içindeki kollarımız (Cunta) darbeyi gerçekleştirdi.
Rockefeller, 12 Eylül 1980 darbesinin tamamen kendi ekonomik ve siyasi talepleri doğrultusunda planlandığını belirterek, Batı piyasalarının doyuma ulaşması üzerine Türkiye'yi serbest piyasa ekonomisine ve ithalatı serbest bırakmaya zorladıklarını itiraf etti.
Kıbrıs Savaşı sonrası ambargolarla sefalete düşen halk, ülkeye gönderilen provokatörler vasıtayla sağcı ve solcu olarak ikiye bölündü.
Halk terör korkusuyla eve hapsedildi, çaresiz bırakıldı. Ardından darbe yaptırıldı ve provokatörler sahneden çekilince terör bıçak gibi kesildi. Böylece çaresiz bırakılan halk, cuntayı "kurtarıcı" olarak kabullenmek zorunda kaldı.
Rockefeller, Türkiye'nin ‘’Büyük israil Devleti topraklarındaki su kaynaklarına sahip olması’’, İslam dünyasındaki öncü rolü, Asya-Avrupa köprüsü konumu ve yeraltı kaynaklarına hakimiyeti nedeniyle her an ajanlar vasıtasıyla kontrol altında tutulduğunu; Türki devletlerinin yakınlaşma belirtisi gösterdiği her an kilit mevkilerdeki adamları vasıtasıyla darbelerin devreye sokulduğunu itiraf etti.
1970'li yıllarda CIA’nin Türkiye Şefi olan Paul Henze’nin, 12 Eylül darbesini ABD Başkanı Jimmy Carter’a "Bizim çocuklar başardı" (Our boys did it) diye haber vermesi, tarihsel bir gerçek olarak kayıtlara geçmişti. İngiliz yayın kuruluşu BBC’nin Bilgi Edinme Yasası kapsamında ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan elde ettiği ve gizliliği kaldırılan 10 adet resmi yazışma, bu dış desteğin diplomatik kodlarını gözler önüne seriyor.
Ocak 1980'de Demirel hükümetinin yaza çıkamayacağını öngören İngiliz diplomatlar, Kenan Evren'in Brüksel'deki NATO toplantısı dönüşü cumhurbaşkanlığı seçilemediği için müttefiklerin sitemlerinden yakındığını Londra'ya aktardı.
İngiliz Büyükelçi Laurence de, darbe sonrası Londra'ya gönderdiği raporda müdahalenin Türkiye-İngiliz ilişkilerine zarar vermediğini belirtmiş, İngiliz hükümetinin yeni askeri rejime "sempati ve anlayışla" yaklaşması gerektiğini savundu. Ankara'nın en önemli NATO müttefiki olan ABD ekseninden kaymayacağı bilgisiyle cunta yönetimi İngiltere tarafından hızla desteklendi.
15 Temmuz darbe girişiminin arkasındaki odak da farklı değil. FETÖ lideri Fetullah Gülen, 1999 yılından ölene kadar ABD’nin Pensilvanya eyaletinde, CIA’in ve Amerikan derin devletinin koruması altında korunaklı bir malikanede yaşayarak örgütü buradan idare etti. Türkiye'nin tüm hukuki taleplerine ve iade dosyalarına rağmen Washington yönetimi haini korumaya devam etti.
Darbe girişiminin başarısız olmasının ardından, Avrupa’daki NATO karargahlarında görevli onlarca cuntacı subay, Türkiye’ye dönmeyi reddederek bulundukları Batı ülkelerine (özellikle Almanya, Belçika ve ABD) sığındı. Bu ülkeler, Türkiye ordusuna silah doğrultan darbecilere siyasi sığınma hakkı tanıyarak onları koruma altına aldı.
Darbe girişiminin ilk saatlerinde ABD ve Avrupa başkentlerinden yapılan açıklamalarda darbe kınanmadı; aksine "itidal" ve "istikrar" çağrıları yapılarak cuntanın başarılı olma ihtimali beklendi.
Darbe girişiminin hemen ardından Avrupa ve ABD, tankların ezdiği sivil halkın hakkını savunmak yerine, darbecilerin yargılanma sürecine odaklanarak Türkiye'ye "insan hakları ve hukuk devleti" üzerinden baskı kurmaya çalıştı.
NATO, TÜRKİYE İÇİN TEHDİT OLAN israil İLE NASIL İLİŞKİLERE SAHİP?
NATO, kuruluşundan itibaren soykırımcı israili Batı ittifak sisteminin doğal bir parçası ve "en güvenilir stratejik ortak" olarak kabul etti. Ancak Arap dünyasını Sovyetler Birliği kutbuna itmemek adına Soğuk Savaş döneminde bu ilişkiler "örtülü ittifak" ve "gizli işbirliği" şeklinde yürütüldü. Bu dönemde dahi israil, NATO üyelerine silah satışı gerçekleştirip askeri deneyimlerini paylaştı.
987 yılında Pentagon için hazırlanan bir raporda israilin ilk kez NATO ülkeleriyle birlikte "güvenlik üreticisi" olarak tanımlanması ve aynı yıl ABD tarafından israile "NATO Üyesi Olmayan Ana Müttefik" statüsü verilmesi, ilişkilerin resmileşmesinin ilk adımları oldu. İlişkilerin kurumsal bir şemsiyeye kavuşması 1994 yılında başlatılan Akdeniz Diyaloğu ile sağlandı. Ancak asıl kırılma noktası, Türkiye’de gerçekleştirilen 2004 İstanbul Zirvesi oldu. İstanbul Zirvesi'nde kabul edilen bildiriyle, Akdeniz Diyaloğu resmen "hakiki bir ortaklık" seviyesine yükseltildi.
Bu zirve sayesinde İsrail, çok taraflı ilişkilerin hantallığından kurtularak NATO ile doğrudan ikili ilişkiler geliştirme zeminini yakaladı ve yüksek teknolojili bir stratejik ortağa dönüştü. İstanbul Zirvesi’nde başlatılan "İstanbul İşbirliği Girişimi" ile Bahreyn, Kuveyt, Katar ve BAE gibi ülkeler de sürece dahil edilerek İsrailin bölgedeki rejimlerle entegrasyonunun kurumsal temeli atıldı.
2006'da imzalanan program kapsamında terörizmle mücadele, nükleer-biyolojik-kimyasal savunma ve askeri doktrin dahil 27 farklı teknik ve operasyonel alanda işbirliği kuruldu. İsrail, NATO’nun kataloglama sistemine dahil edilerek envanter uyumu sağlandı.
ilişkiler, 2016 yılında Türkiye’nin vetosunu kaldırmasıyla zirve noktasına ulaştı. Türkiye’nin onayıyla israil, Brüksel’deki NATO merkezine kalıcı büyükelçi atadı ve NATO’nun operasyonel, bürokratik ve endüstriyel ekosistemine tam erişim sağladı.
israil ordusu, bugüne kadar NATO müttefikleriyle Akdeniz ve Doğu Avrupa'da sayısız kara, deniz ve hava tatbikatına katıldı. Son olarak Ocak 2026’da NATO Güney Komşuluğu Özel Temsilcisi Javier Colomina Tel Aviv’e giderek ilişkileri ve askeri birlikte çalışabilirliği yeniden teyit etti.
Soykırımcı israilin resmi olarak NATO üyesi olmaması tamamen stratejik bir tercih. israil, "NATO+1" konseptiyle ittifakın üyelere sunduğu tüm askeri, ekonomik ve diplomatik imkanlardan faydalanırken, üye olmanın getireceği yasal yükümlülük ve sınırlamalardan muaf tutuluyor.
7 Ekim Aksa Tufanı operasyonunun hemen ardından NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in "israil yalnız değildir" açıklaması ve ittifak üyelerinin Siyonist rejime sunduğu pratik askeri destekler, bu "üyelikten öte" imtiyazlı koruma kalkanını bir kez daha ispatladı.
BEYİN ÖLÜMÜ GERÇEKLEŞTİ
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un hafızalara kazınan "NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti" çıkışı, Batı ittifakının yapısal bir kriz içinde olduğunu açıkça itiraf ediyordu. O dönem "işlevsiz" ilan edilen NATO, küresel güvenlik tehditlerinin ve bölgesel savaşların patlak vermesiyle birlikte adeta bir varoluş mücadelesine girdi. Bu süreçte ittifakın hayatta kalması ve güvenlik mimarisinin çökmemesi için Batı, askeri coğrafyanın kilit taşı olan Türkiye’ye yapısal olarak muhtaç konuma geldi. Ankara’nın askeri gücü karşısında NATO’nun Türkiye’ye yönelik o buyurgan muamelesi mecburi bir "değişim sinyali" gösterirken, madalyonun diğer yüzünde ise aynı üyelerden oluşan Avrupa Birliği (AB) tam bir ikiyüzlülük çarkı döndürüyor.
NATO’nun stratejik olarak felç olduğunu düşünen Batı dünyası, sınırlarında patlak veren krizlerle sarsılınca teoride "beyin ölümü" gerçekleşen ittifakı canlandırmak için pratik adımlar atmak zorunda kaldı. Bu adımların tam merkezinde ise Türkiye yer alıyor.
Yıllarca Türkiye’nin güvenlik endişelerini görmezden gelen, hatta örtülü ambargolar uygulayan NATO müttefikleri, Ukrayna-Rusya savaşından Ortadoğu’daki enerji hatlarının güvenliğine kadar her kritik virajda Ankara’nın kapısını çalmak zorunda kaldı.
Türkiye’nin ikinci büyük NATO ordusu olarak sahada kurduğu askeri denge ve yürüttüğü stratejik diplomasi, Batı’nın Ankara’ya karşı kibirli üslubunu yumuşatmasını ve "vazgeçilmez ortak" retoriğine geri dönmesini sağladı. Ancak bu oyalama stratejisinden başka bir şey değil. AB politikasında olduğu gibi.
NATO şemsiyesi altında Türkiye’nin askeri gücüne muhtaç olan Batılı devletler, aynı üye yapısına sahip olan Avrupa Birliği (AB) çatısı altında ise tam bir oyalama ve istismar politikası yürütüyor.
AB, onlarca yıldır Türkiye’yi üyelik sürecinde uydurma siyasi kriterler, bürokratik engeller ve esnek bahanelerle kapıda bekleterek dışlıyor. Ancak aynı Avrupa, Ortadoğu’dan yükselecek kitlesel bir göç dalgasıyla kendi konfor alanının bozulacağını anladığı an, tüm o "demokrasi ve insan hakları" söylemlerini bir kenara bırakıyor.
Sınırlarına bir tek mültecinin dahi yaklaşmasını istemeyen Avrupalı liderler, Türkiye’yi bir tampon bölge olarak tutabilmek için Ankara’yı göç meselesinde adeta "el üstünde tutuyormuş" görüntüsü veriyor.
Rusya ve Çin ile olası bir karşılaşma için NATO çatısı altında da benzer bir politika yürütülüyor.