NATO Liderler Zirvesi Ankara’da başladı. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, ittifakın liderler zirvesi öncesi Ankara'da basın toplantısı düzenledi. Türkiye’nin savunma sanayisinin güçlendiğinden bahseden Rutte, "NATO zaten, Türkiye'nin savunma sanayi alanında ortaya koyduğu üretimden büyük ölçüde faydalanıyor." dedi.
Rusya-Ukrayna savaşıyla başlayan ve İran çatışmasıyla hızlanan güvenlik krizi Avrupa'nın savunma kapasitesine ilişkin tartışmaları yeniden gündeme taşırken, uzun yıllar yaptırımlar ve siyasi gerilimlerle karşı karşıya kalan Türkiye'nin Batı nezdindeki konumu da dikkat çekici biçimde değişmeye başladı. Son dönemde Ankara'nın Avrupa güvenliğinde üstlenebileceği role ilişkin açıklamaların artması, savunma sanayi iş birliklerinin yeniden konuşulması ve F-35 programına dönüş ihtimaline ilişkin haberler, "Türkiye neden şimdi yeniden vazgeçilmez hale geldi?" sorusunu beraberinde getirdi.
Ancak bu değişimin temelinde değerler değil, değişen jeopolitik dengeler bulunuyor.
Soğuk Savaş sonrasında güvenlik tehdidinin büyük ölçüde ortadan kalktığını düşünen Avrupa ülkeleri savunma harcamalarını uzun yıllar boyunca azaltırken, Türkiye aynı dönemde sınır ötesindeki krizler nedeniyle askeri kapasitesini artırmayı tercih etti. Bugün ise Avrupa'nın yeniden silahlanma arayışına girdiği bir dönemde Ankara'nın sahip olduğu operasyonel tecrübe, üretim kapasitesi ve coğrafi konum Batı açısından stratejik önem kazanmış durumda.
Bu tablo Ankara'da farklı bir tartışmayı da beraberinde getiriyor.
Türkiye, son 25 yılda NATO'nun Afganistan operasyonundan Irak savaşının sonuçlarına, Libya müdahalesinden Suriye krizine kadar birçok bölgesel gelişmenin doğrudan güvenlik maliyetiyle karşı karşıya kaldı. Afganistan'da savaş döneminde artan düzensiz göç baskısı, Irak'ta otorite boşluğunun ardından büyüyen tehditler, Suriye iç savaşının yol açtığı milyonlarca sığınmacı ve Libya'da süren istikrarsızlığın Doğu Akdeniz'e etkileri, Ankara açısından bölgesel krizlerin doğrudan ulusal güvenlik meselesine dönüştüğünü ortaya koydu.
Son olarak ABD ve soykırımcı israilin İran İslam Cumhuriyeti’ne saldırısıyla yaşanan savaş da bölge ülkeleri açısından benzer bir gerçeği bir kez daha ortaya koydu. Krizin askeri boyutu büyük ölçüde israil ve ABD'nin hava saldırıları ile İran'ın karşılık veren füze ve İHA operasyonları üzerinden şekillenirken, çatışmanın oluşturduğu siyasi, ekonomik ve insani maliyet ise büyük ölçüde komşu ülkelere yansıdı. Bölge uzmanları, dış güçlerin askeri operasyonlarını tamamladıktan sonra sahadan çekilebildiğini, ancak geride kalan güvenlik boşluğu, düzensiz göç riski, enerji arzındaki kırılganlık ve ekonomik dalgalanmalarla başta Türkiye olmak üzere bölge ülkelerinin yüzleşmek zorunda kaldığını belirtiyor. Eğer İran'da rejim düşseydi Türkiye bu süreçte bir kez daha Avrupa için "ön cephe" ve "tampon ülke" rolü üstlenmek zorunda kalacaktı. Temel soru, binlerce kilometre öteden askeri müdahalelerde bulunan aktörlerin oluşturduğu krizlerin siyasi ve insani sonuçlarını neden öncelikle bölge ülkelerinin üstlenmek zorunda kaldığı. Türkiye açısından ise asıl tartışma, müttefiklerinin askeri müdahalelerinin doğurduğu maliyetleri sürekli taşıyan bir ülke konumundan nasıl çıkılacağıdır.
Bu çerçevede Ankara'da giderek daha fazla dile getirilen görüşlerden biri de bölgesel güvenlik mimarisinin yalnızca NATO ekseninde ele alınmaması gerektiği yönünde. Diplomatik kaynaklar, Türkiye'nin bölge ülkeleriyle güvenlik, istihbarat, enerji ve sınır güvenliği alanlarında daha kurumsal iş birliği mekanizmaları oluşturmasının önümüzdeki dönemin en önemli başlıklarından biri olabileceğine dikkat çekiyor.
Göç, enerji arz güvenliği, savunma gibi başlıklar, dış müdahalelerden ziyade bölge ülkelerinin ortak hareket etmesini gerektiren alanlar olarak öne çıkıyor. Bu nedenle Türkiye'nin Irak, Suriye'nin yeni yönetimi, Körfez ülkeleri ve İran’la geliştireceği temaslar hatta öncelik edeceği bir ittifak daha geniş ölçekli bir bölgesel güvenlik yaklaşımının altyapısı olarak da değerlendiriliyor.
ABD YÜKÜ DAĞITMAK, AVRUPA SAVUNMA ÖZERKLİĞİ İSTİYOR
NATO'nun son yıllarda yaşadığı dönüşümün merkezinde Rusya'dan çok ABD'nin değişen küresel öncelikleri bulunuyor. Soğuk Savaş boyunca Washington, Avrupa'nın güvenliğini kendi ulusal güvenliğinin ayrılmaz parçası olarak görüyordu. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte bu model uzun yıllar sürdü; Avrupa savunma harcamalarını azaltırken oluşan boşluğu büyük ölçüde ABD doldurdu.
Ancak son on yılda dengeler değişti.
ABD'nin ulusal güvenlik belgelerinde Çin, "uzun vadeli stratejik rakip" olarak tanımlanırken, Hint-Pasifik bölgesi Washington'ın dış politika ve savunma planlamasının merkezine yerleşti. Bu durum, ABD'nin askeri ve ekonomik kaynaklarını aynı anda Avrupa, Orta Doğu ve Asya'da eski yoğunlukta kullanmasının giderek zorlaştığı yönündeki değerlendirmeleri güçlendirdi.
Bu nedenle Washington, NATO üyelerinden yalnızca siyasi destek değil, daha fazla mali ve askeri katkı talep etmeye başladı. Savunma harcamalarının artırılması yönündeki baskılar da bu stratejinin bir parçası olarak görülüyor.
Batı'nın Türkiye'ye yönelik söylemindeki değişim bu nedenle yalnızca Avrupa'nın güvenlik ihtiyacını değil, Ankara'nın bundan sonraki stratejik tercihlerini de gündeme getiriyor. Önümüzdeki dönemde temel tartışmanın, Türkiye'nin yalnızca NATO'nun doğu kanadındaki rolüyle mi yetineceği, yoksa kendi bölgesinde güvenlik ve istikrarın şekillenmesinde daha bağımsız ve çok taraflı bir mimarinin kurulmasına öncülük edip etmeyeceği olması bekleniyor.
Peki ABD Avrupa'nın güvenliğini eskisi gibi finanse etmek istemiyorsa, NATO'nun gelecekteki yükünü kim üstlenecek?
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un yıllardır dile getirdiği "stratejik özerklik" kavramı, Avrupa'nın değişen güvenlik algısının yansıması.Bu kavramın temelinde şu soru bulunuyor:
ABD bir gün Avrupa'nın güvenliği için askeri güç kullanmak istemezse ne olacak?
Rusya-Ukrayna savaşı sırasında ABD'nin sağladığı askeri ve mali destek Avrupa açısından kritik önemdeydi. Ancak aynı süreç, Avrupa ordularının mühimmat stoklarının sınırlı olduğunu, savunma sanayisinin uzun süreli savaş temposuna hazır olmadığını ve ABD desteği olmadan benzer ölçekte bir askeri operasyon yürütmenin zor olduğunu da ortaya koydu.
Bunun üzerine Avrupa Birliği milyarlarca avroluk ortak savunma fonlarını devreye aldı, mühimmat üretimini artırmaya yönelik programlar başlattı ve savunma sanayisinde ortak projelere hız verdi.
Bu tablo aslında NATO içinde sessiz bir paradigma değişimine işaret ediyor.
Soğuk Savaş boyunca soru "ABD Avrupa'yı nasıl korur?" iken bugün soru "Avrupa ABD olmadan kendini nasıl korur?" haline geldi.
Bu değişim bile NATO'nun klasik güvenlik mimarisinin sorgulandığını gösteriyor.
1991'de Sovyetler Birliği dağıldığında NATO'nun karşısında ona denk bir askeri güç kalmamıştı. Yaklaşık otuz yıl boyunca ittifak, hava üstünlüğü, deniz gücü, teknoloji ve lojistik kapasitesi açısından rakipsiz kabul edildi. Ama diğer güçlerin sahaya girişiyle güç dengesi önemli ölçüde değişti.
Çin, dünyanın en büyük donanmalarından birini kurdu ve hipersonik silahlar, yapay zeka destekli savaş sistemleri ile uzay teknolojilerine büyük yatırımlar yaptı.
Rusya, Ukrayna savaşında ciddi kayıplar vermesine rağmen savunma sanayisini savaş ekonomisine geçirerek mühimmat üretimini artırdı. Batılı istihbarat raporları da Moskova'nın üretim kapasitesini yükselttiğine dikkat çekiyor.
İran ise uzun yıllar uygulanan yaptırımlara rağmen özellikle balistik füze ve insansız hava aracı teknolojilerinde bölgesel caydırıcılık oluşturabilecek bir kapasite geliştirdi.
Buna ek olarak Ukrayna savaşı klasik savaş anlayışını da değiştirdi.
Milyonlarca dolarlık tankların birkaç bin dolarlık FPV dronlarla etkisiz hale getirilebilmesi, elektronik harp sistemlerinin cephe hattındaki belirleyici rolü ve seri mühimmat üretiminin yeniden önem kazanması, yalnızca NATO'nun değil tüm orduların doktrinlerini gözden geçirmesine neden oldu.
Bu nedenle bugün askeri güç yalnızca uçak, tank veya asker sayısıyla ölçülmüyor
Üretim kapasitesi, savunma sanayisinin uzun süreli savaş koşullarında sürdürülebilirliği, yeni teknolojilere uyum hızı, elektronik harp kabiliyeti, yapay zeka destekli komuta ve kontrol sistemleri ile ekonomik dayanıklılık, modern savaşların belirleyici unsurları arasında gösteriliyor. Bu nedenle birçok uluslararası güvenlik uzmanı bu sürecin NATO’nun Soğuk Savaş sonrasında sahip olduğu tartışmasız ve rakipsiz askeri üstünlüğünü kaybetmesi olduğunu değerlendiriyor. Yeni dönemde küresel güvenlik rekabetinin tek kutuplu değil, çok kutuplu bir yapıya evrildiği; bu nedenle hiçbir askeri ittifakın 1990'lı yıllardaki kadar mutlak üstünlüğe sahip olmadığı yönündeki analizler giderek daha fazla öne çıkıyor.
TÜRKİYE NEDEN ŞİMDİ AKILLARINA GELDİ?
NATO'nun, yeni dönemde daha fazla yük paylaşımına ihtiyaç duyması nedeniyle Türkiye'nin stratejik değeri yükseliyor. Çünkü Avrupa'nın savunma açığı büyüdükçe Türkiye olası krizlerde daha fazla sorumluluk üstlenmesi beklenen ülkelerden biri haline geliyor.
Özellikle de savaş beklentisi nedeniyle. NATO’nun Rusya tehdidine karşı savunma harcamalarını artırma kararı, Avrupa güvenlik mimarisinde yeni bir döneme işaret ederken, Türkiye açısından da kritik bir tartışmayı gündeme taşıyor. İttifak üyeleri 2025 Lahey Zirvesi’nde savunma ve güvenlikle bağlantılı harcamaları 2035’e kadar GSYH’nin yüzde 5’ine çıkarma taahhüdünde bulundu. NATO, Rusya’yı “müttefiklerin güvenliğine yönelik en önemli ve doğrudan tehdit” olarak tanımlamaya devam ediyor.
Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius’un “2029’a kadar savaşa hazır olunması” yönündeki çıkışı ve Almanya Genelkurmay çevrelerinden gelen “Rusya’nın 5-8 yıl içinde NATO’ya saldırabilecek kapasiteye ulaşabileceği” değerlendirmeleri, Avrupa’daki güvenlik algısını gösteriyor.
Danimarka istihbaratı da Rusya’nın, Ukrayna savaşının donması veya sona ermesi ve NATO’nun yeterince silahlanmaması halinde beş yıl içinde Avrupa’da daha büyük bir savaşa hazır hale gelebileceği değerlendirmesini yaptı.
Ankara, ittifakın en büyük ordularından birine sahip olmasının yanında Karadeniz, Kafkasya, Balkanlar, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz gibi kriz hatlarının kesişim noktasında bulunuyor. Olası bir NATO-Rusya geriliminde Türkiye yalnızca müttefik konumunda değil; coğrafi olarak krizin doğrudan etkilenebileceği ülkelerden biri olacak.
Ayrıca olası bir NATO-Rusya geriliminde Karadeniz güvenliği, Montrö Sözleşmesi, boğazların statüsü, enerji hatları, Kafkasya’daki dengeler ve Suriye sahasındaki Rus varlığı aynı anda Türkiye’nin önüne gelebilir.
Yani Washington veya Londra için stratejik planlama konusu olan bir kriz, Ankara için doğrudan sınır güvenliği, ekonomi, enerji ve iç istikrar meselesine dönüşebilir.
TÜRKİYE NÜKLEER SİLAH SAHİBİ OLMAK İSTERSE İRAN GİBİ Mİ MUAMELE GÖRECEK YOKSA israil GİBİ Mİ?
Son yıllarda Türkiye'nin savunma alanında attığı bağımsız adımlar, ittifakın "ortak güvenlik" söylemi ile fiili uygulamaları arasındaki farkın sorgulanmasına neden oldu.
Bugün Ankara, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması'nın tarafı olarak uluslararası yükümlülüklerini sürdürüyor. Ancak Türkiye böyle bir irade ortaya koyması halinde uluslararası sistem nasıl tepki verecek?
Soykırımcı israil, nükleer sahip olduğu halde uluslararası değerlendirmelere rağmen Batılı ülkeler tarafından hiçbir yaptırımlarla karşılaşmıyor. Buna karşılık İran'ın nükleer programı yıllardır ekonomik yaptırımların, diplomatik baskıların, sabotajların ve askeri operasyonların merkezinde yer alıyor.
Uluslararası sistem gerçekten nükleer silaha mı karşı çıkıyor, yoksa bu konuda hangi ülkenin bu kapasiteye sahip olacağına mı karar veriyor?
Türkiye açısından tartışmanın düğüm noktası da burada başlıyor.
Ankara'nın son yıllarda nükleer değil, konvansiyonel savunma alanında attığı adımlar bile ciddi krizlere neden oldu. S-400 hava savunma sistemi alımı sonrasında Türkiye, F-35 programından çıkarıldı ve CAATSA yaptırımlarıyla karşı karşıya kaldı. Resmi gerekçe teknik güvenlik endişeleri olsa da Ankara'da birçok çevre bu süreci, Türkiye'nin savunma alanında daha bağımsız hareket etme girişimlerinin sınırlandırılması olarak yorumladı.
Bu örnek, daha büyük bir soruyu beraberinde getiriyor.
Bir NATO ülkesi yalnızca hava savunma sistemi tercihinden dolayı böylesine ağır siyasi ve ekonomik sonuçlarla karşılaşabiliyorsa, çok daha stratejik bir alanda atılacak adımlara ittifakın nasıl tepki vereceği ortada.
Bu nedenle Türkiye açısından mesele yalnızca nükleer silah edinmek ya da edinmemek değil.
Asıl mesele, savunma alanında tam bağımsız hareket etmek isteyen bir Türkiye'nin, NATO içinde ne ölçüde kabul göreceğidir.
Türkiye'nin askeri kapasitesi NATO'nun ihtiyaçlarını karşıladığı sürece mi destekleniyor, yoksa bu kapasite bağımsız karar alma gücüne dönüştüğünde aynı destek devam edecek mi?
Bugün gerçek anlamda Türkiye'nin savunma alanında güçlenmesi gerçekten teşvik edilmiyor, yalnızca NATO'nun mevcut güvenlik ihtiyaçlarına hizmet ettiği ölçüde destekleniyor
Önümüzdeki dönemde Ankara açısından asıl mesele, savunma sanayisi ve stratejik karar alma süreçlerinde dış bağımlılığı azaltacak politikaları hangi ölçüde hayata geçirebileceği olacak. Çünkü uluslararası sistemde askeri güç kadar, bu gücü bağımsız kullanabilme kapasitesi de jeopolitik etkinliğin temel unsurlarından biri haline gelmiş durumda.