'Birilerini suçlayacaksanız elinizde deliller olmalı...'

İfadelerini bugünlerde sık sık duyuyoruz. Bir hedefe adım adım ilerleyişin sonucu olarak mhp idarecilerine yönelik ahlaksız görüntüleri deşifre etme çalışmalarına tanık oluyoruz. Doğal olarak bu deşifreleri kimin yaptığıyla ilgili olarak kimi kurum veya yapılar hedef gösteriliyor.

İşte bu suçlamalara ve hedef göstermelere karşılık 'Bizi hangi delille hedef gösterip, suçlu ilan ediyorsun, neden iftira atıyorsun?' çıkışları geldi. Böylelikle bu dönemde aslında hiç unutulmaması gereken, insan ve toplum ilişkilerinde takip edilmesi gereken temel ahlaki prensipler yeniden hatırlanmış oldu.

Son gelişmelerle iki önemli hususu daha hatırlamış olduk. Başkasını haksız, delilsiz suçlayanlar kendileri suçlanınca hemen de feryadı basıp temel ahlaki ilkelerden bahsetmeye başlıyorlar. O halde neden daha önce başkasına attıkları iftiralardan dolayı çıkıp da özür dilemiyorlar?

İkinci önemli hatırlanan husus ise sayıları yüzbinlerle ifade edilen Hizbullah ile müsemma olmuş 'Bölge` ağırlıklı İslami Cemaate isnad edilen delilsiz suçlamalar oldu. Öyle ya şu anadek bir-iki istihbaratçı bozuntusunun çelişkilerle dolu bir-iki söyleminin dışında hiçbir delil olmadığı halde yüzbinlerce mü`min iftiraya maruz kalmış oldu. Bu yüz binlerin her biri, 'Ergenekonla, JİTEM`le ilintili olduğu, isnad edilenin küfürle özdeşleştirilmiş olacağı' anlayışıyla iftiracılardan davacı olma hakkına sahip olduğu aşikardır. Bu davacı olma dünyada olduğu gibi ahirette de söz konusu olabilecektir.

Haftalarca, aylarca Allah rızasından başka amacı olmayanlar, en acımasız saldırılara maruz kaldılar. On binlerce kişi gözaltına alındı, binlercesi yıllarca cezaevi yattı, yirmi yıla yakındır zindanda yaşam mücadelesi verenler var.

Yetmedi... Dayatılan savaş sonrasında girilen süreçte sivilleşme faaliyetleri yoğunluk kazanıp yüzbinlerce kişilik organizasyonlar icra edilirken birileri bundan da rahatsız oldu. Ve hep geçmişe gönderme yaparak bölgedeki dindarlaşmanın önüne geçmek için yüzlerce gözaltı ve cezaevi süreci yeniden başlatıldı. Hiçbir hukuki dayanak olmaksızın, tamamen konjonktürel, medya baskısı olduğu itirafıyla onlarca mü`min Merdese-i Yusufiye ile tanıştırıldı.

Peki, tüm bu haksız saldırılara maruz kalan mü`minlerin tavrı ne oldu? Onlar da bu kirli savaşta misliyle karşılık mı verdiler? 'Düşman` diye bellenenlere saldırıda her yol mübah mı dediler? Çocuklarını da bu kinle mi büyüttüler? Hayır! Kasem olsun ki O mü`minlerden, şu ana dek 'Bana düşmanlık bile etse, onun doğruyu bulması için her türlü fedakarlığı yapmaya hazırım' diyen binlerce kişiye tanık olduk.

O mü`minlerden hep kendi yapısı dışındaki mü`minlere karşı hüsn-ü zan niyeti beslendi. Yeter ki, mü`minler Allah`ın rızası doğrultusunda tek saf olsun. Ayrışma olmasın, kardeşlik pekişsin...

Unutmam... İki yıl önce bir toplantı sonrası 17-18 yaşlarında bir genç yanıma yanaştı, 'Hocam! Aman dikkat edelim, bize saldıran özellikle İslamî kesimden kişi veya cemaatlere ne olur biz de saldırmayalım. Daha kötü sonuçların önüne geçmiş oluruz.' dedi. Bu gencin henüz bu yaşındaki düşüncesi koca koca 'Dava adamıyım' diyenlere gereken cevabı vermiyor mu? Bu gencin ve onu yetiştiren mektebin alnı öpülmez mi? Bu hassasiyetle yoğrulmuş onlarca örnek verilebilir. Birkaçını beyan edelim ki, hakikat iyi anlaşılsın:

Sabah evden çıkınca kapının önünde yerde Zaman gazetesi gördüğümüzde belki içinde kutsallarımıza dair bir şeyler var diye yerden kaldırır yüksekçe bir yere koyardık. Eminim bunu bizden daha iyi düşünen binlerce kardeşimiz de aynı davranışı sergilemiştir.

Ahmed Taşgetiren Hocanın sakallı fotosu, köşe yazısı yazdığı gazetenin birinci sayfasında yer alıyordu. Ancak tam da onun resminin üstünde yarı çıplak bir kadın resmi vardı. Bu durumu görünce içimize acı bir kor düştü. İslamî kimlikli, Peygamber (sav) sünneti olan sakalıyla bir şahsın resminin hemen üstünde bu görüntü olmamalıydı. Yeri geldiğinde bunu ona da hatırlattık, sonra bir şey yaptı mı bilmem ancak yüzündeki acı gülümseme hakikati anladığını gösteriyordu.

Evet! Siz, kardeşlerinize nasıl bir hüsn-ü niyetle sahip çıkıyor, onları el üstünde tutuyorsunuz da, kardeşleriniz size hep mesnedsiz, iftira dolu yalanlarla karşılık veriyor. Bu yaptıklarımızı Allah`ın ve Resulü`nün isteği doğrultusunda yapıyoruz ve kendimizi bunu yapmak zorunda hissettiğimiz için de kimseyi minnet altına almaya hakkımızın olmadığını da biliyoruz.

Birkaç gün önce bir köşe yazısı okumuştum. Yazarı Merve Kavakçı... Bu ismi duymayan yok. Başörtüsü mağduru. Meclis`e başörtüsü ile girmiş, dönemin meclisince yuhalanmış sonunda da TC. vatandaşlığından atılmış ve şimdi de Amerika`da yaşıyor. Yazısını okuyunca alışkanlık haline geldiği için hüsn-ü niyetle yaklaştım. Yanlış okuduğumu zannedip bazı yerleri yine okudum. Sonra, bunca acılar çektirilmiş bir Cemaatin mensuplarına bugün de yapılmış bu hiçbir delili olmayan saldırının amacı ne olabilirdi ki diye düşündüm? Aylar öncesinde olsaydı 'hadi o da sürüklendi ve şeytana uydu da kardeşlerini karaladı` derdim. Ama özellikle nerdeyse her gün sivil toplum kuruluşlarının yakıldığı, onlarca üyesinin gözaltına alındığı ve özellikle de bir kardeşlerinin Yüksekova`da şehid edildiği bir Cemaate yönelik bu yazıyı 'Merve Bacı` hangi maksatla kaleme aldı diye de kalbime şüphelerin demir kancalarını atmak zorunda kaldım.

Arif Doğan denen bir ayağı çukurda, fıçı tipli şahsın söylemlerinden yola çıkarak 'Merve Bacı` yüzbinlerce kardeşinin her birisine iftira atmıştır. O kardeşlerinin hesap gününde Allah katında haklarını istemeleri durumunda Merve Hanım ne yapabilecek acaba? O zor günde bir de kardeşlerinin hakkından sorgulanmak çok acı olsa gerek.

Kavakçı meclise başörtülü girince dönemin Cumhurbaşkanı, Başbakanı onun için 'Bir numaralı Provokatör', 'CIA Ajanı' gibi yakıştırmalarda bulunmalarına rağmen, -ki Başbakanın söylediği mi Arif Doğan`ın söylediği mi güvenirlilik açısından kıyaslandığında herhalde Başbakanın söyledikleri daha muteber olur- kendi partisinin 'erkekleri` bile ona sahip çıkmamışken karaladığı Cemaatın fertlerinden onlarcası o dönemde doğan kız çocuklarına Merve ismini vermişlerdi. Nereden nereye...

Şimdi çocuklarının ismini Merve koyanlar o isimleri değiştirirler mi bilmem ama, Merve hanımın yazdıklarıyla yüzbinlerin hakkına girdiğini, kalplerini yaraladığını, şehitlerinin ruhlarını incittiğini ve bundan dolayı da Allah`tan af, mü`minlerden de bir helallik dilemesi gerektiğini biliyorum. Sadece o mu af ve helallik dilemeli? Hayır... Yıllarca kendilerine hakikat anlatıldığı halde Müslümanların mazlumiyetine kulaklarını tıkayan, gözlerini kapatanların da bugün gelinen süreçte en azından Allah`tan bir af dileme borçlarının olduğunu kabul etmeleri gerektiğine inanıyorum.

Allah`ın affettiği, mağfiret ettiği kullardan olma dileğiyle...