Günahlardan el yıkamanın yolu; TEVBE-İ NASUH

Günahlardan el yıkamanın yolu; TEVBE-İ NASUH

Doğruhaber

İnsanoğlu, hem iyilik, hem de kötülük yapmaya kabil olarak yaratılmış bir varlıktır. Sadece hayır için yaratılmış olan mahlûk melektir; mutlak şer için yaratılan da şeytandır. İnsan ise, hayır ve şerde iradi olarak istediğini tercih edebilmektedir. Onun için zaman zaman isteyerek veya istemeyerek günahlara girebilir; ama (şirk dışında) her ne günah işlerse akabinde pişmanlık duyar tevbe ederse hiç günah işlememiş gibi olur.

Kul Nasuh bir tövbeyle Rabbine yöneldiği zaman rabbi onu bağışladığı gibi mükâfatlandırır da. Nitekim babamız Âdem Aleyhisselam, işlediği günahtan ötürü tövbe edince Allah (c.c), günahını bağışladığı gibi, bir de onu yeryüzüne halife olarak gönderdi. Allah'ın en güzel nimetlerine nail olmak için illa da günahsız olmak şart değildir. Belki Nasuh bir tövbe gerekir. Bu konuda bir ayeti kerimede şöyle buyrulmaktadır:

“Ey iman edenler, Nasuh bir tevbe ile tevbe edin ki, Allah da sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlerine koysun.” (Tahrim 8)

Peki, Nasuh tövbesi nedir? Nasıl yapılır? Onun açık bir tarifi var mıdır?

İşte bunun hakkında farklı tarifler yapılmış olmakla birlikte şunu söyleyebiliriz:

Nasuh, nush kökünden gelen bir mübalağa kipidir. Çok öğüt veren demektir. Tevbe, çok öğüt verici olarak nitelendirilmiştir. Yani sahibine, günahı bırakmasını öğütleyen, onu günahtan kurtaran sadık bir tövbe ile tövbe ediniz, Allah'a dönünüz demektir. O halde Nasuh tövbesi; hemen günahı terk etmek, geçmişte olanlara pişman olmak, gelecekte günah işlememeye karar vermek ve üzerinde bulunan bir hak varsa onu sahibine ödemek demektir.

Nasuh tövbesi yapanlar, günahlarından tövbe edip ölünceye kadar tövbesinde duranlardır. Nasuh tevbe sahipleri geçmişte yaptıkları hatalara, işledikleri günahlara dönmeme hususunda gösterdikleri azimle bir daha o günahlara dönmeyi hatırdan bile geçirmezler.”

Vakıflar MEDENİYETİ

Lügatte durmak ve durdurmak anlamına gelen vakfın, günümüzdeki karşılığı bir mülkün, bir hizmetin toplumun yararına sunulması ve kıyamete kadar millete bağışlanmasıdır. Bir hane, bir çeşme, bir şifahane vakfedildiği zaman; artık bağışlanan şey başka bir kimsenin mülkü olamazdı.

Allah Rasulü(asm) döneminde inşa edilen İslam toplumunun hayırda yarışması, elinde olanı bağışlaması, ihtiyaç sahibi olanlara yardımda bulunması Allah Rasulü (asm)'ın İslam toplumu içerisine yerleştirdiği bağışlama (vakıf) kültürüdür.

İnsan bu dünyadan göçtüğü zaman amel defteri kapanmaktadır. Yalnızca üç zümrenin amel defteri kapanmaz. Bu üç zümrenin başında hiç şüphesiz sadaka-i cariye sahibi gelir. Sadaka-i cariye anlayışı vakıf kültürünün gelişiminde önemli bir yere sahiptir. Çünkü kalıcı bir hayır yaptırma niyeti vardır sadaka-i cariyede. Hayır sahibi bir insanın bir cami, bir medrese yaptırması o yapılar yaşadığı müddetçe amel defterinin kapanmaması demektir.

Vakıfların tarih ve kültürümüzde önemli bir yeri vardır. Kuruluş itibariyle insanlara ve canlılara hizmet eden yapılar olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.

İslam toplumu fakirlikle mücadele ederken, zengin ile fakir birbirine yakınlaştırılırken, arada var olan uçurumu kapatma görevini vakıflar üstlenmiştir.

Vakıflar aracılığla İslam toplumunda oluşturulan yardımlaşma anlayışı ile eğitim, kültür, sağlık, imar ve sosyal hizmetler gibi alanlarda ciddi ilerlemeler sağlanmıştır.

“İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” hadisini kendilerine prensip hâline getirenler; vakıflar aracılığıyla sayısız yapı ve kalıcı eseri bizlere miras bırakmışlardır.

KEŞKÜL

Ömür Kadar Rızık

Büyüklerden Hatemül Asam hazretleri, bir yolculuğa çıkacaktı. Ailesine:

“Ben sefere çıkacağım… Sana ne kadar yiyecek bırakayım,” dedi. Hanımı da hakiki mütevekkillerdendi. Kocasına:

“Yaşayacağım zamana yetecek kadar rızık isterim,” diye cevap verdi.

Hatem'ül Asam hazretleri:

“Ben senin ne kadar yaşayacağını nereden bilebilirim,” deyince de, hanımı:

“Öyleyse rızkımı ne kadar yaşayacağımı bilene havale et!” Yani Allah'a bırak demek istedi. Bunun üzerine Hatemü'l Asam hazretleri, bir şey demeden sefere çıkıp gitti.

FETVALAR:

ERKEĞİN  YÜZÜK TAKMASI

SORU: Erkek gümüş ve diğer metallerden oluşan yüzükleri takabilir mi? Eğer takabilirse hangi parmaklara takılır?

✑CEVAP:  Altın olmamak şartıyla erkeklerin gümüş ve diğer metallerden oluşan yüzükleri takmasında bir sakınca yoktur. Bilakis birçok sahabeden de nakledildiği üzere yüzük takmak sünnettir. Zira efendimiz (aleyhissalatu vesselam) parmağına yüzük takardı. Altın yüzük erkeklere haram, kadınlara ise helaldir.

Yüzüğün hangi elin parmağına takılacağıyla ilgili görüş belirten Hanbeli, Maliki ve Hanefi mezhebi imamları sol elin serçe parmağını tercih eder. Şafiler ise sağ eli tercih eder. Zira yüzük ziynettir. Ziynet için sağ elin tercih edilmesi daha iyidir.

Erkeğin, yüzüğü serçe parmağına takması sünnettir. Bunun dışında kalan orta ve şehadet parmağına yüzüğün takılmasıyla ilgili Efendimizin nehyi söz konusudur. Hz Ali (radiyallahu anh), orta ve şehadet parmağını işaret ederek “Peygamber (aleyhissalatu vesselam) bana şu iki parmağa yüzük takmayı yasakladı” der. (Müslim) İslam âlimleri hadisteki nehyin haram değil de kerahete delalet ettiğini ifade eder.

Kadın ise istediği parmağa yüzük takma konusunda serbesttir. Bununla ilgili herhangi bir nehiy söz konusu değildir.

Temiz maddelerden oluşması şartıyla her türlü metal ve plastik, yüzük olarak kullanılabilir. Sadece erkeklerin altından kaçınması gerekir.

EL ÂZİZ

Allah'ın güzel isimlerinden olan el Aziz, izzet sahibi olan, her şeye gücü yeten, yenilmeyen yegâne galip ve mağlup edilmesi mümkün olmayan demektir.

El Aziz ism-i şerifinin hayatımızdaki tecellilerini büyük bir denize baktığımızda, yüksek bir dağın yamacında koca dağı temaşa ederken, Allah'a isyan eden kavimlerin harap olan şehirlerine nazar-ı ibret ile bakarken görmek mümkündür. Cenab- Allah'ın yarattığı büyük mahlukat, Aziz ism-i şerifinin birer tecellisidir. El Aziz esmasının iki farklı yönü vardır. Birinci yönü; Allah izzet sahibidir. İzzette Allah'tan yücesi yoktur. ”Üstünlük, ancak Allah'a, O'nun elçisine ve müminlere mahsustur.”

İkinci yönü; Allah galiptir. “Vela galibe illallah…” Allah'tan başka galip yoktur. Cenab-ı Allah mağlup olmaz, hiçbir güç ve iktidar sahibi O'nu mağlup edemez.

“Karun'u, Firavun'u ve Hâmân'ı da (helak ettik). Andolsun ki, Musa onlara apaçık deliller getirmişti de onlar yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Halbuki azabımızı aşıp geçebilecek değillerdi.” (Ankebut 39)

SURELERİ TANIYALIM:

TEVBE SURESİ:

Sure adını, Tebuk seferine mazeretsiz katılmayan üç sahabenin samimi tövbelerinin kabul edildiğinin anlatıldığı ayet pasajlarından alır. Ayrıca ilk ayette geçen “beraet” kelimesine atfen Berae Suresi de denilmiştir.

Tartışmasız Medeni bir suredir. Peygamber Efendimizin(asm) irtihaline yakın bir zamanda inmiştir. Sure 129 ayetten oluşmaktadır. Nüzul sıralamasında 113. Sure olduğu, Maide suresinden sonra, Nasr suresinden önce indiği belirtilir.  Kur-an'ın en son suresi olduğuna dair rivayetler de vardır. İçeriğinden anlaşılacağı üzere surenin hemen hemen hepsi Tebuk seferi döneminde inmiştir. Münafıklar hakkında en fazla bilgi içeren sure olma özelliğine sahiptir.

Tevbe Suresi Kuran-ı Kerim'de “besmele” ile başlamayan tek suredir. Surenin başına besmelenin yazılmayışını bazı âlimler, Enfal suresinin devamı mahiyetinde oluşu ile açıklamışlardır. Bu konu ile ilgili yapılan bütün yorumların gerekçesi, “Enfal suresi ve Tevbe suresinin konuları aynıdır.” şeklinde olmuştur.

SURENİN TEMEL KONULARI

Yaptıkları antlaşmalara bağlı kalmayan düşmanlarla ilişkilerin kesilmesinin gerekliliği

Antlaşmalarına bağlı kalan düşmanlarla barışın devamlılığı

Kuran'ın Müslümanlar üzerinde oluşturduğu etki

Hz. Peygamber'in Müslümanlar adına duyduğu endişe ve korku

Tevhid ve adalet

İslam cemaatinin güvenliği

Sosyal disiplini tesis etme

En Çok Okunanlar