Bir Kaç Kelam Eder misin?
Eyyühel-Üstad! Sohbetimizin üzerinden bir ay geçti. Ben o zaman `devam edelim mi?` demiştim, siz `başka zamana ` demiştiniz. Sanırım, şimdi sizin dediğiniz zamandayız..
Ümidsizlik
Dedim: Eyyühel-Üstad! Sohbetimizin üzerinden bir ay geçti. Ben o zaman ‘devam edelim mi?’ demiştim, siz ‘başka zamana…’ demiştiniz. Sanırım, şimdi sizin dediğiniz zamandayız..
Dedi: Olabilir..
Dedim: Öyle ise, sorabilirim..
Dedi: Evet, sorabilirsin.
Dedim: Efendim, insana bulaşan bazı ciddi hastalıklar var.
Dedi: Evet.
Dedim: Bunlar içinde, en öldürücü olanlardan biri de ümidsizliktir. Siz doğru olarak buna ye’s diyorsunuz. Diyeceğim ki, insanın, özellikle de mü`minin, böyle, feci bir hastalığa yakalanması nasıl olur?
Dedi: Arkadaş! Salih amele ve ilahi taate muvaffak olamayanlar, azaptan korkarlar. Ardından da o feci hastalık olan ye’se düşerler.
Dedim: Anladım anlamasına ama herhalde bu, öyle, durup dururken olacak bir şey değildir. İnsanın aşamalar geçirerek yaşadığı bazı haller olmalı, değil mi?
Dedi: Evet, öyle…
Dedim: Burada durur mu bu iş? Me’yus, yani ümidsiz olan kişi sırf ümitsizlik haliyle kalır mı?
Dedi: Kalmaz. Mesela, böyle bir me’yusun gözüne, dini meselelere münafi en küçük ve zayıf bir emare, kocaman bir burhan olarak görünür.
Dedim: Yani kocaman bir delil…
Dedi: Burada da kalmaz. Böyle zayıf birkaç emareyi elde eder etmez.
Dedim: Ne yapar?
Dedi: Diğer emarelerin sevk ve yönlendirmesiyle ilan-ı isyan ederek İslam dairesinden çıkar, şeytanın ordusuna iltihak eder.
Dedim: Gerçekten bu büyük bir felakettir. Şu halde, bu gibi bir hastalığın pençesinde olan birine ne tavsiye edersiniz? Bunun bir hal ve şifa çaresi yok mu?
Dedi: Var. Olmaz olur mu? Allah (cc)’ın hudutlarını belirlediği dairede iyi iş yapamayanlar, o salih amellere muvaffak olamayanlar, ye’se düşmemek için şu ayete müracaat etsinler:
“(Ey Muhammed!) De ki: Ey kendilerine karşı günah işlemekte aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Zira Allah bütün günahları bağışlar. O, çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” (39/53)
Ucb
Dedim: Bir de “ucb” var. Kendini beğenme. Yeisle beraber en dehşetli hastalıklardan biri de budur, yanılıyor muyum?
Dedi: Hayır, isabet ettin…
Dedim: Şu halde, bunu açar mısın? Ucb’e giden adam hangi yolları kullanır, bu hastalık ona nasıl bulaşır?
Dedi: Arkadaş! Ümitsizliğe düşen adam, azaptan kurtulmak için, dayanacak bir noktayı aramaya başlar.
Dedim: Demek ki, ucb’un binasında ye’sin harcı vardır…
Dedi: Öyledir. Azaptan kurtulmak için dayanak noktası arayan adam, bakar ki, bir miktar hasenat ve kemalatı var.
Dedim: Yani yaptığı bir miktar iyilik vs.
Dedi: Evet. Ve adam, hemen o kemalatına bel bağlar.
Dedim: O iyiliklerine güvenir.
Dedi: Öyle güvenerek der ki: “Bu kemalat beni kurtarır, yeter” diye bir derece rahat eder.
Dedim: Yani. Açıkçası kendi kendini aldatır. O azıcık ameline güvenerek bir derece rahatlaması doğru olmadığına göre, o zaman, bunu nasıl tanımlamak gerek?
Dedi: İşte ucb dediğimiz şey budur. Kişinin amellerine güvenmesi ucbdur.
Dedim: Peki, bu hal insana ne yapar?
Dedi: İnsanı dalalete atar.
Dedim: Doğru yoldan çıkarır, saptırır yani! İyi ama neden?
Dedi: Yoldan çıkarır… Çünkü insanın yaptığı kemalat ve iyiliklerde hakkı yoktur.
Dedim: Hâlbuki insanlardan bir kısmı kemalat ve iyilikleri kendi el ve iradelerinin ürünü olarak telakki ederler.
Dedi: Kendilerini aldatıyorlar. Çünkü o kemalat ve iyilikler onların mülkü değildir ve o kemalat ve iyiliklere güvenemezler.
Dedim: Biraz açar mısın?
Dedi: Mesela… şuuri olmaksızın, senin lehine ve aleyhine çok fiiller cereyan etmektedir.
Dedim: Yani ben farkında olmadan, ben habersizken..?
Dedi: Evet. Ve o fiiller, şuuri oldukları halde, şuurun taalluk etmediğinden, sabit olur ki, o fillerin faili bir Sani-i Zi Şuur’dur.
Dedim: Tam anlamak istiyorum. Yani o fiiller, işler, hadiseler bilinçli bir plan ve program dâhilinde geliştikleri halde, ben bir ilişki ve münasebet kuramıyorum… Ve bu da göstermektedir ki, o fiilleri meydana getiren şuur sahibi bir yaratıcı vardır, böyle mi anlayayım?
Dedi: İyi. Daha da derinleşmen lazım. Dolayısıyla ne sen failsin ve ne de senin esbabın…
Dedim: Öyle ise, bir çözüm…
Dedi: Malikiyet davasından vazgeç. Kendini mehasin ve kemalata masdar olduğunu zannetme.
Dedim: Yani iyilik ve kemalatların asıl kaynağı ben değilim.
Dedi: Ve kat’iyyen bil ki, senden yalnız noksan ve kusur vardır.
Dedim: Nasıl?
Dedi: Çünkü su-i ihtiyarınla, sana verilen kemalatı bile tağyir ediyorsun.
Dedim: Yani kötü ve isabetsiz tercihlerimle fıtratımda bulunan olgunlukları, güzellikleri ve tertemiz duygu ve kabiliyetlerimi bile değiştiriyorumdur?
Dedi: Öyle! Ve bilesin ki, senin hanen hükmünde bulunan cesedin bile emanettir. Mehasinin hep mevhubedir; seyyiatın meksubedir.
Dedim: İyi kazanım ve güzel eylemlerim hep Allah (cc)’tan, O’ndan ihsan u ikramdır. Ve kötülüklerim ise, kendi iradi birikimim ve nefsimin topladıklarıdır… Netice?
Dedi: له الملك وله الحمد ولاحول ولا قوة الا بالله de.
Dedim: Yani, mülk Allah (cc)’ındır. Hamd de O’nadır. Ve kuvvet ve kudret ancak (ve ancak) O’nundur.
Gurur
Dedim: Efendim! Gururu da sormak istiyorum. Gurur ile hareket eden birisini ne gibi tehlikeler bekler?
Dedi: Evet, gurur ile insan, öncelikle, maddi ve manevi kemalat ve mehasinden mahrum kalır.
Dedim: Mesela?
Dedi: Mesela… Eğer gurur sevki ve nedeniyle, kişi başkalarının kemalatına tenezzül etmeyip, kendi kemalatını yeterli ve daha yüksek görürse, o insan nakıstır.
Dedim: Neden?
Dedi: Böyle gurur sahibi insanlar, malumat ve keşfiyatlarını…
Dedim: Yani bilgi, ilim, tespit ve keşiflerini…
Dedi: Evet. Bilgi ve keşiflerini daha üstün, daha yüksek görmekle,
Dedim: Ne olur?
Dedi: Eslaf-ı izamın irşadat ve keşfiyatlarından mahrum kalırlar.
Dedim: Yani bizden önceki büyüklerimizin irşad ve keşiflerinden, tespit, tecrübe ve yol göstermelerinden mahrum kalırız. Yani gururla hareket eden birisi böyle, mahrum kalır.
Dedi: Öyle. Ve ayrıca evhama maruz kalarak bütün bütün çizgiden çıkarlar.
Dedim: Vehim ve wesweselere maruz kalıp çizgiden saparlar…
Dedi: Evet.
Su-i Zann
Dedim: Eyyühel Üstad! Su-i Zann’a da temas eder misin?
Dedi: Evet. İnsan hüsn-ü zann’a memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir.
Dedim: Aksi ile hareket edenler vardır. Bazı kötü düşüncelerini ve kötü ahlaklarını bu gibi hususlardan beri olanlara atanlar vardır.
Dedi: Doğru değildir. Kendisinde bulunan su-i ahlakı, su-i zann saikasıyla başkalara teşmil etmesin.
Dedim: Yani herkesi kendi gibi kötü ruhlu bilmesin…
Dedi: Öyle. Ve başkaların bazı hareketlerini, hikmetini bilmediğinden, takbih etmesin.
Dedim: Hakkında malumat sahibi olmadığı ve hikmetini de bilmediği başkalarına ait eylem ve amelleri kabih ve çirkin görmesin, öyle mi?
Dedi: Hikmetini bilmediği için kabih bilmesin.
Dedim: Bir örnek!
Dedi: Mesela, büyük seleflerimizin hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek su-i zann’dır. Su-i zann ise, maddi ve manevi içtimaiyatı zedeler.
Dedim: Toplumsal hayatımızın, cemiyetimizin maddi ve manevi değerlerini zedeler, zarar verir.
Dedi: Öyle…
Dedim: Allah (cc) razı olsun.
____________
Not: Konular Mesnevi-i Nuriye’den, metinler ise tarafımdan oluşturulmuştur.
Not: Konular Mesnevi-i Nuriye’den, metinler ise tarafımdan oluşturulmuştur.
Muhammed Mehdi Gül / İnzar Dergisi / Aralık 2011