ABD’nin İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik savaşa doğrudan dahil olmasıyla Ortadoğu’da dengeler hızla değişirken, Washington’un çatışmaya soykırımcı israilin yönlendirdiği bir süreç sonucunda sürüklendiği yönündeki tartışmalar giderek güçleniyor. Amerikan yönetiminin kısa süreceği ve sınırlı kalacağı düşüncesiyle askeri operasyona onay verdiği, ancak sahadaki gelişmelerin bu hesabı boşa çıkardığı belirtilirken, israil İran İslam Cumhuriyeti cephesindeki yükü ABD’ye devrederek eş zamanlı biçimde dikkatini Lübnan sınırına çevirdi.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio Kongre’de yaptığı açıklamada, ABD’nin İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik saldırıya soykırımcı israilin başlattığı süreç doğrultusunda dahil olduğunu itiraf etti.
Rubio, Savunma Bakanı Pete Hegseth, CIA Direktörü John Ratcliffe ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Dan Caine ile birlikte yaklaşık 20 üst düzey Kongre üyesine kapalı bir bilgilendirme vermeden önce yaptığı açıklamada, israilin İslam Cumhuriyetine saldıracağını önceden bildiklerini açıkça ifade etti.
“İran’ın israil tarafından saldırıya uğraması halinde hemen bize yöneleceğini biliyorduk ve darbe almayı bekleyemezdik,” diyen Rubio, ABD’nin bu nedenle önleyici şekilde harekete geçtiğini söyledi.
ABD Senatosu İstihbarat Komitesi Başkan Yardımcısı Mark Warner ise operasyonu “tercih edilmiş bir savaş” olarak nitelendirerek sürecin “israilin hedefleri ve zamanlaması tarafından belirlendiğinin kabul edildiğini” söyledi.
Bu açıklama, ABD iç siyasetinde de Washington’un israilin güvenlik stratejisi doğrultusunda hareket ettiği yönündeki eleştirileri güçlendirdi.
Rubio ayrıca israilin İran’a yönelik yaklaşan saldırısının haydut Başkan Donald Trump’ın askeri kararında belirleyici rol oynadığını ifade etti. Trump ise kararını kamuoyuna açıklarken israili doğrudan gerekçe göstermemiş, İran’ın nükleer faaliyetlerini öne çıkarmıştı.
Senatör Mark Warner “Bu hala tercih edilmiş bir savaş” olduğunu belirterek, savaşın “başkaları tarafından da kabul edildiği üzere israilin hedefleri ve takvimi tarafından belirlendiğini” söyledi.
ABD’NİN HİÇBİR PLANI YOK
2003 yılında ABD, Saddam Hüseyin yönetiminin nükleer silaha sahip olduğu yönündeki asılsız iddialarla Irak’ı işgal etmek için dünya çapında destek toplamıştı. Yaklaşık 23 yıl sonra Donald Trump yönetimi, benzer şekilde kanıtlanmamış iddiaları tekrar ederek İran İslam Cumhuriyeti'ne karşı bir savaş başlattı. Washington her iki savaşta da rejim değişikliğini hedef aldı. Ancak fark şu ki, ilkinde ABD Ortadoğu’ya ayrıntılı savaş ve “ertesi gün” planları ile tam kara kuvvetleriyle gelmişti; bugün ise sahada Amerikan askerleri bulunmadan saldırılar düzenleniyor, çelişkili mesajlar veriliyor ve ABD Başkanı Donald Trump Tahran halkına saldırılar tamamlandıktan sonra “görevin geri kalanını üstlenmeleri” çağrısı yaparak Venezuela modeline işaret ediyor.
Trump pazar günü New York Times gazetesine verdiği röportajda ülkeyi yönetmek için “çok iyi üç aday” bulunduğunu söyledi ancak isimlerini açıklamadı. “Şimdilik açıklamayacağım. Önce işi bitirelim” ifadelerini kullanmıştı ardından üçünün de öldüğünü söylemişti.
Ülkeye yönelik savaşın başlamasının üzerinden günler geçmesine rağmen, İranlı üst düzey isimlerin şehit edilmesi ve Trump’ın Devrim Muhafızları, ordu ve polise defalarca silah bırakma çağrısı yapmasına rağmen, ülke içinde herhangi bir bölünme olduğuna dair işaret bulunmuyor.
ABD SAHADA BİTMEK ÜZERE
İran İslam Cumhuriyeti’nin saldırılara karşılık misillemesi ABD’nin bölgedeki varlığını felç etti. Türkiye, Mısır ve Suriye hariç tüm bölgede ABD varlıkları hedef alındı. Kuveyt, Ürdün ve Suudi Arabistan saldırı nedeniyle ABD Büyükelçiliklerinin kapısını kapattı. ABD Dışişleri Bakanlığı, Salı günü yaptığı açıklamada, İran İslam Cumhuriyeti ile bağlantılı güvenlik gerilimlerinin artması nedeniyle Bahreyn, Irak ve Ürdün’den acil durumlar dışında görevli olmayan hükümet personeli ile aile bireylerinin ülkelerden ayrılması talimatı verildiğini duyurdu.
Ayrıca İran Devrim Muhafızları tarafından 4 füzeyle vurulan ABD’ye ait “Abraham Lincoln” uçak gemisi Hint Okyanusu’nun güneydoğusuna doğru kaçtı. ABD şimdiye kadar 6 askerinin öldüğünü iddia etti ancak Erbil ve BAE’de üslerden tahliye edilen askerlerin kaldıkları oteller bile vuruluyor.
5 GÜN SÜRECEK DİYE KANDIRILDI MI?
Bazı güvenlik analistlerine göre mevcut operasyon, uzun soluklu bir savaş yerine yaklaşık beş günlük hızlı bir askeri senaryo üzerine kurgulandı.
Analizlerde özellikle füze önleme sistemlerinin kapasitesine dikkat çekiliyor. Son günlerde artan saldırılar nedeniyle hava savunma stoklarının kritik seviyelere gerilediği, bunun yalnızca israili değil bölgede konuşlu ABD ve müttefik unsurları da doğrudan etkilediği belirtiliyor. Bazı bölge ülkelerinin, Washington’un kendi güvenlikleri yerine israilin korunmasına öncelik verdiği yönünde eleştiriler dile getirdiği de belirtiliyor.
Uzmanlar, çatışmanın bu ölçekte sürmesi halinde bazı üslerin tamamen savunmasız kalabileceği uyarısında bulunuyor.
Tartışmaların merkezinde ABD donanmasına ait mühimmat kapasitesi bulunuyor. Bölgede görev yapan iki Uçak Gemisi Taarruz Grubu’nun füze savunma konfigürasyonunda normal şartlarda 300 ila 500 arasında Tomahawk seyir füzesi bulunduğu tahmin edilirken, son günlerde gerçekleştirilen yoğun saldırılar nedeniyle bu stokların önemli bölümünün kullanıldığı öne sürülüyor.
Analistlere göre son üç gün içinde yüzlerce füzenin ateşlenmiş olması, mevcut envanterin hızla azaldığı anlamına geliyor. Tomahawk füzelerinin yalnızca limanlarda yeniden yüklenebilmesi ve denizde yeniden ikmal kapasitesinin henüz tam operasyonel olmaması, operasyonel sürdürülebilirlik açısından risk olarak değerlendiriliyor.
Bazı askeri yorumcular, planlanan hızlı sonuç senaryosunun gerçekleşmediğini ve çatışmanın beklenenden daha karmaşık bir tabloya dönüştüğünü savunuyor. Buna göre sahada kayıpların arttığı, hava araçlarının düşürüldüğü ve hem önleme sistemlerinde hem de uzun menzilli füze kapasitesinde baskı oluştuğu ifade ediliyor.
Öte yandan İran İslam Cumhuriyeti’nin donanmasının henüz tam kapasiteyle çatışmaya dahil olmadığına dikkat çekiliyor. İran’ın hızlı hücum botları ve füze kapasitesinin devreye girmesi halinde deniz dengelerinin değişebileceği yönünde değerlendirmeler yapılıyor.
Mevcut eğilim sürerse ABD güçlerinin hem karada füze savunma kapasitesi hem de denizde ateş gücü açısından zorlanacak. Mühimmatını ABD’den alan Netanyahu’nun Trump’ı bu savaşın çok kısa süreceğine dair kandırdığı belirtiliyor.
SİYONİSTLER İRAN’I ABD’YE HAVALE EDİP LÜBNAN’A ODAKLANDI
Siyonist terör rejimi ABD’nin savaşa dahil olmasını fırsata çevirmeye hazırlanıyor. Bu doğrultuda İran İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Ali Hamaney’in şehadeti nedeniyle misilleme saldırısı yapan Hizbullah’ın ateşkesi ihlal ettiğini öne sürüp Lübnan’a hava ve kara harekatı başlattı.
Hizbullah’ın savaşa dahil olacağına yönelik beyanının ardından Lübnan iç siyasetinden Hizbullah’a ‘başkalarının savaşlarına Lübnan’ı feda ettiği’ eleştirileri geldi. Hatta Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, Pazartesi günü yaptığı açıklamada, Hizbullah’ın tüm güvenlik ve askeri faaliyetlerinin derhal yasaklandığını ve hareketin faaliyetlerinin yalnızca siyasi alanla sınırlandırıldığını duyurdu.
Basın toplantısında konuşan Selam, “Hizbullah’ın tüm güvenlik ve askeri faaliyetleri yasa dışıdır ve silahlarını Lübnan devletine teslim etmesini zorunlu kılıyoruz” dedi.
Selam ayrıca, “Hükümet, savaş ve barış kararının yalnızca devletin yetkisinde olduğunu teyit etmektedir” ifadelerini kullandı.
GERÇEKTEN SAVAŞ DURMUŞ MUYDU?
Soykırımcı israil, Ekim 2023'te Lübnan'a saldırı başlatmış, Eylül 2024'te bu saldırı geniş çaplı savaşa dönüşmüştü. Savaşta 4 binden fazla kişi şehit olmuş, yaklaşık 17 bin kişi yaralanmıştı.
Çatışmaların ardından Lübnan ile israil arasında 27 Kasım 2024'te sağlanan ateşkes anlaşmasına rağmen israil en az 5 bin kez ateşkesi ihlal etti ve 400’ün üzerinde kişi bu ateşkes sürecinde katledildi.
Üstelik israil Lübnan'da 8 Ekim 2023'ten sonra ele geçirdiği 5 tepeyi hala işgal altında tutarken, onlarca yıldır işgal ettiği bazı bölgelerdeki varlığını da sürdürüyor. Yani ateşkes olarak adlandırılan süreçte tek bir şartı bile yerinde getirmedi.
Buna rağmen Lübnan yönetimi israilin saldırılara taşla bile karşılık vermezken Filistinli gruplar başta olmak üzere ülkedeki silahlı hareketlere yönelik silahsızlandırma kampanyası başlattı son olarak ABD’nin özel talebiyle ne olursa olsun Hizbullah’ın silahsızlandırılacağını söyledi.
Hizbullah ise her gün alt yapısı ve üyeleri hedef alınmasına rağmen 29 Şubat’a kadar ateşkesi bozacak hiçbir eylemde bulunmamasına rağmen ülke içerisinde hedef haline getirildi.
Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir "Hizbullah'a karşı bir saldırı operasyonu başlattık. Artık sadece savunmada değiliz, saldırıya geçiyoruz" dedi.
Soykırımcı israil ordusu da Lübnan'daki 80 kasabada tahliye emri yayımladı.
Sözde Savunma Bakanı İsrael Katz ise, Hizbullah Lideri Naim Kasım'ın suikast hedefi haline geldiğini duyurdu.
HİZBULLAH: HÜKÜMETE YAZIKLAR OLSUN
Hizbullah Siyasi Konseyi Başkan Yardımcısı Mahmud Kamatî, Lübnan hükümetine sert eleştiriler yönelterek israile karşı “açık savaş” çağrısında bulundu.
Parti tabanına hitaben yayımladığı mesajda Kamatî, saldırıları önlemek ve devletin diplomatik girişimlerine fırsat tanımak amacıyla uzun süre sabrettiklerini söyledi.
“Kendi halkımız için sabrettik, saldırıyı önlemek ve devletin diplomatik çabalarının olumlu sonuç vermesini bekledik. Ancak vatandaşlarımızın öldürülmesine ve evlerimizin yıkılmasına artık tahammül edemez hale geldik. Buna rağmen bizi zayıflıkla suçladılar,” ifadelerini kullandı.
Lübnan hükümetini hedef alan Kamatî, yönetimin direnişin gösterdiği sabrı takdir etmediğini belirterek, hükümetin israile karşı “karşılıksız tavizler” verdiğini belirtti.
Kamatî, “Ulusal tüm süreçlerde iş birliği yaptık, Litani Nehri’nin güneyinde silahları teslim ettik ve ateşkese sıkı şekilde bağlı kaldık. Buna rağmen ülkemiz her gün saldırıya uğradı ve yönetim ne toprakların kurtarılması ne de yeniden imar konusunda bir sonuç elde edebildi,” dedi.
israilin Lübnan’a yönelik son saldırılarının önceden hazırlandığını belirten Hizbullah yetkilisi, bunun herhangi bir bahaneye ihtiyaç duymayan bir operasyon olduğunu belirtti.
“Sabrın sınırı sona erdi. Artık önümüzde direnişe geri dönmekten başka seçenek kalmadı,” diyen Kamatî, israil saldırılarına verilen karşılığın sembolik kalmayacağını ifade etti.
“Hükümet işgale karşı direnişi eleştiriyor ama işgale sessiz kalıyor. Bu utanç vericidir,” diyen Kamatî, açıklamasını şu sözlerle tamamladı:
“Düşman bunu açık savaşa çevirmek istedi ve ateşkesten bu yana savaşı durdurmadı. Öyleyse açık savaş olsun.”
KARA SALDIRISI BAŞLADI
Lübnan’da yaşanan büyük gerilim tırmanışı ve Hizbullah’ın çatışmalara doğrudan dahil olmasının ardından, israil işgal ordusu güney Lübnan’da kara ilerleme operasyonlarına başladı.
israil ordusu Salı günü yaptığı açıklamada, “kuzey yerleşimlerini savunmak amacıyla Lübnan toprakları içinde ileri savunma operasyonu” olarak adlandırdığı harekAtı başlattığını duyurdu. Açıklamada, 91. Tümen birliklerinin güney Lübnan’da faaliyet yürüttüğü ve bölgede bazı stratejik noktalara konuşlandığı belirtildi.
Bu gelişme, israilin sabaha karşı ve sabah saatlerinde Beyrut’un güney banliyösüne yönelik, sivillere önceden yapılan tahliye uyarılarının ardından düzenlediği yoğun hava saldırılarından sonra geldi. Aynı saatlerde Hizbullah, işgal altındaki topraklardaki israil hedeflerine yönelik bir dizi operasyon gerçekleştirdiğini açıkladı.
Tırmanıştan saatler önce İsrail ordusu, güney Lübnan’a kara saldırısı ihtimali konusunda “tüm seçeneklerin masada olduğunu” duyurmuştu. Ordu Sözcüsü Effie Defrin, “Lübnan’da ciddi bir tehdidi ortadan kaldırmak amacıyla hareket ediyoruz. Sonuç olarak tüm seçenekler masada,” diyerek israilin Hizbullah’ı silahsızlandırmak için harekete geçeceğini söyledi.
Hizbullah ise pazartesi sabaha karşı çatışmalara doğrudan dahil olduğunu ilan ederek işgal altındaki Hayfa kentinin güneyindeki “Mishmar HaCarmel” askeri noktasını roketler ve insansız hava araçlarıyla hedef aldığını açıkladı.
Hizbullah operasyonun, “İmam Hamaney’in kanının intikamı ve Lübnan ile halkını savunmak amacıyla” gerçekleştirildiğini belirterek saldırıyı “meşru savunma” olarak nitelendirdi.
Öte yandan Lübnan Bakanlar Kurulu, pazartesi günü Cumhurbaşkanı Joseph Avn başkanlığında ve Ordu Komutanı Rudolf Heikal’in katılımıyla gerçekleştirilen olağanüstü toplantının ardından Hizbullah’ın her türlü güvenlik ve askeri faaliyetini yasaklama ve faaliyet alanını yalnızca siyasi çalışmalarla sınırlama kararı aldı.
Lübnan hükümeti ayrıca Dışişleri Bakanlığı’na uluslararası toplum ile dost ve kardeş ülkeler nezdinde diplomatik temasları yoğunlaştırma talimatı vererek israil saldırılarının durdurulması ve ilgili uluslararası kararların uygulanması çağrısında bulundu.
Hükümet, Sosyal İşler Bakanlığı’ndan da yerinden edilen siviller için barınma merkezleri oluşturulmasını, gıda ve temel ihtiyaçların sağlanmasını istedi. Bu çalışmaların ilgili bakanlıklar, Yüksek Yardım Komitesi, Kalkınma ve Yeniden Yapılanma Konseyi, Güney Konseyi ve Başbakanlık Kriz Yönetim Birimi ile koordineli yürütüleceği bildirildi.
Lübnan Sosyal İşler Bakanı Hanin el-Seyyid, barınma merkezlerine kayıtlı yerinden edilmiş kişi sayısının 29 bine ulaştığını, ülke genelinde 171 barınma merkezinin açıldığını açıkladı. Bakan, 5 bin 400’den fazla ailenin yerinden edildiğini belirterek bunun “karşı karşıya kalınan baskının büyüklüğünü gösteren ciddi bir rakam” olduğunu ve sayının artmasının beklendiğini ifade etti.
israilin LÜBNAN ÜZERİNDEKİ EMELLERİ HİÇBİR ZAMAN SONRA ERMEYECEK
Soykırımcı israilin Lübnan’a saldırmak için bir bahaneye ihtiyacı yok hatta Hizbullah olmazsa bu saldırı daha kolay ve çabuk hale gelecek. Neden? israilin kronik su ihtiyacı, çevresindeki doğal kaynaklara bağımlı hale getirirken, bu durum özellikle Lübnan’ın güneyini stratejik açıdan kritik bir bölgeye dönüştürüyor. israilin Lübnan’a yönelik ilgisinin arkasında güvenlik gerekçelerinin yanı sıra su, tarım ve enerji kaynakları bulunuyor.
israilin çevre ülkelerle sorunlu ilişkileri göz önüne alındığında, Lübnan’daki Hasbani-Wazzani Nehri’nin israil su sistemini beslemesi önemli bir faktör olarak öne çıkıyor. Bununla birlikte Litani Nehri, israil açısından çok daha büyük stratejik değer taşıyor.
Litani Nehri, bölgenin en önemli su kaynaklarından biri olmasının yanı sıra çevresindeki tarım alanlarının yüksek verimliliğiyle dikkat çekiyor. Aynı zamanda doğal bir sınır hattı niteliği taşıyan nehir, tarihsel olarak da israilin stratejik hedefleri arasında yer aldı.
1919 Paris Barış Konferansı sırasında, israilin ilk Başbakanı David Ben-Gurion ve ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann tarafından önerilen sözde israil devlet haritasında kuzey sınırının Litani Nehri’ne kadar uzanması talep edilmişti. Ancak bu hedef, Sykes-Picot düzenlemeleri nedeniyle hayata geçirilememişti.
Lübnan’ın güneyi, ayın zamanda ülkenin en verimli tarım arazilerini barındırıyor. Uzmanlara göre Hizbullah’ın uzun yıllar Tarım Bakanlığı üzerinde etkili olmak istemesinin nedenlerinden biri de bu ekonomik ve stratejik değerdi.
Bölgedeki bir diğer kritik unsur ise Doğu Akdeniz’de keşfedilen enerji kaynakları. israil mevcut hidrokarbon rezervlerini üretim aşamasına taşırken, Lübnan ve Filistin açıklarında yapılan araştırmalarda önemli rezerv tahminleri ortaya kondu.
Tahminlere göre Lübnan açıklarında yaklaşık 865 milyon varil petrol ve 96 trilyon metreküp doğalgaz, Filistin açıklarında ise yaklaşık 1,6 trilyon metreküp doğalgaz rezervi bulunuyor. Ancak siyasi gerilimler ve güvenlik sorunları nedeniyle bu sahalarda sondaj aşamasına geçilemedi.
Bunun yanında Lübnan, israil ile İran İslam Cumhuriyeti arasındaki bölgesel rekabetin en kritik cephelerinden biri olarak görülüyor. Hizbullah’ın askeri kapasitesi, israil açısından yalnızca yerel bir tehdit değil, İran İslam Cumhuriyeti’nin Akdeniz’e uzanan stratejik etkisinin parçası olarak değerlendiriliyor. Bu nedenle Lübnan’daki güç dengesi, Tel Aviv’in bölgesel güvenlik stratejisinde merkezi bir konumda bulunuyor.