• DOLAR 32.361
  • EURO 34.46
  • ALTIN 2438.652
  • ...

Merhum yazar Asım Gültekin ile uzun süredir ilgilendikleri etimoloji üzerine sohbet ediyorduk. “Kendi” kelimesinin kritiğini yaparken, “k” harfinin öz, “en” ekinin şahıs, “di” ekinin ise zaman anlattığını söylemişti. Hangi zaman? sorusuna ise “bezmi elest” yani Cenab-ı Hakkın, ruhlara “ben sizin Rabbiniz değil miyim” diye sorduğunda onların “bela” cevabını verdiği zaman şeklinde cevaplamıştı.

Herhalde çabası Kendi’yi tanımanın kendini tanımakla, onun da Rabbini tanımakla alakasını vurgulamaktı.

Kendini tanımak mevzusuna eyvallah. Ki Üstad’ın da Ene üzerine bu anlamda hayli kıymetli analizleri var.

İlahi gayeden kopuk salt bir tanıma merakı, genel kültür yığınına yeni bir gereksiz ayrıntı ekleyeceğine göre hakikat açısından hedef, kendini tanımayan insanın kendileşip enaniyete kapılmasından yani egosunun kölesi haline gelmesinden sakınmak olmalı.

Kendi’liğin, Allah azze ve celle ile irtibatlı ele alınması diğerinin kendisini de Hakka göre tanıtır.

Birey olarak söylersek “kendim” kulluğuma nitelik katma gayretinde isem, bu başka kulların hukukunu gözetmemi zorunlu kılar. 

Devlet olarak da adalet ve hakkaniyetle yeryüzü halifeliğini veya ilahi emaneti, ilâ-yı kelimetullah şuuruyla daha ilerilere taşımak azminde isek, o zaman “kendimiz” beslediğimiz besili atların kuvvetiyle başka coğrafyalardaki Allah düşmanlarına da korku salmaya başlamışız demektir.

Devlet dini ve siyasi oluşumların kemiyet ve keyfiyetine dayandığına göre başkasındaki kendiliği yorumlama biçimi onun hakkındaki söz, hal ve eylemlerin hepsini ortaya çıkaran temel etken oluyor.

Ve kendi inancımız bütün tafsilatıyla, filan kimselerin inancıyla örtüşüyorsa o zaman bu kendilik artık onları da kapsıyor.

Kendi geçmişimizin içinde yer alanların hususi bir takım farklılıkları onların yine kendimizin bir parçası olmalarına engel teşkil etmiyor.

Avrupa, Amerika, Rusya ve Çin kendi çıkarları için hiçbir sınır gözetmezken, İslam ülkelerinin sadece aralarına ördükleri fiziki hudutlar değil ısrarla kültürel, ulusal, mezhebi vs sınırlarla güçlerini ne kadar kötü yönettiklerini görmezden gelmeleri arızi bir durumdur.

Yoksa İmam Şafii hazretleri kendimizdendir. Doğduğu Gazze de, ilmi serüveninin menzilleri de kendimizdendir. İmam-ı Azam Ebu Hanife için de İmam Gazali hazretleri için de durum aynıdır. Ve hakeza diğer sahaların önderleriyle, velileri ve tüm sembol isimleri ile “kendimiz” anlam ve tarif kazanır.

Öyle olmazsa mevcut vaziyetteki gibi Mekke-i Mükerreme ve Medine Münevvere, İslam Aleminin kendisinden ziyade Suud hanedanıyla ilişkilendirilir ki bu da Kuds-ü Şerif’in hanedansızlığını dolayısıyla da sahipsizliğini netice verir.

Körfez ülkelerinin her birini kralların aşiretleriyle “kendisi” gören, Mısır’ı ordusuyla, Türkiye’yi, Kemalizm ile kendisi gören bir kodlamada Filistin’in “kendi” varlığını işgal rejiminin “kendi” sanallığı içinde yok sayma çabasına karşı Hamas, şu anda en net cevabı veriyor.

Ne diyor: Biz burada bir sülalenin iktidarıyla değil Mescid-i Aksa’nın ve şu beldemizin gerçekliğiyle “kendimiz” olarak varız. Ve biz hepinizin kendisinin bir parçasıyız.

Şimdi kendimizi yeniden tanıma vakti. Filistin bizden değilse biz kimdeniz? Kimiz? Orada katledilen Kuran hafızlarının okuduğu kendimizin ise onlar kim?

Filistin’i Arapların meselesi gören pespayeliğe karşı direnişimiz sadece sözlü reddiyelerle mi sınırlı yoksa o kardeşlerimiz, şiirimizin, düşümüzün, siyasetimizin, sanatımızın neresindeler?

Acıları acımız da üzüntüleri ne kadar üzüntümüz, korkuları ne kadar korkumuz, ahitleri ne kadar ahdimiz?

Biz kendileşmekte ısrar ederken onların kendisine neler ettiğimizin sahi ne kadar farkındayız?