• DOLAR 13.76
  • EURO 15.588
  • ALTIN 788.917
  • ...

Son dönemde sıklıkla duyduğumuz kavramlardan biri “Ev Genci” söylemidir. Öncelikle belirtmek gerekir ki “Ev Kızı” değil ya da “Ev Erkeği” değil; “Ev Genci!”.

Meğer kırk yıllık “Ev Kızı” ifadesi cinsiyetçi bir ifadeymiş. Cinsiyet belli olmasın diye “Ev Genci” ifadesi hem kız hem erkek ifade ediyormuş.

Sizi bilmem, “Ev Genci” denince aklıma erkek ifadesi öncelikle geliyor. Bu ifadenin “Ev Kızı” olan tarihsel ifadesi ise hiç de ayrımcılık kokmuyor. Yüzyılların ortak olan ifade aklı aptal da, bu asrın fitne/fesat kokan batılı aklı mı iyi? İşkillenmeden bu konulara yaklaşılmaması gerektiğine inananlardanım.

Konumuzun esası bu olmasa da konuyu buraya kadar getirip toplumumuza “cinsiyetsiz” yaklaşımı empoze edenlere karşı sesimizi dair gür çıkarmanın yarınlarımıza yardım olduğuna kanaatim bakidir.

Yine de temel sorunumuza gelirsek; evlerimizde hayata küsmüş gençlerimizin olduğunu, bunun toplumsal bir soruna dönüştüğünü biliyoruz. Adeta hayata küsmüş, hayatı bırakmış, hayata dair ümitleri olmayan gençler yığınını görüyoruz.

Sorduğunda istedikleri şeyleri istedikleri şekilde yapamadıklarını, maddi sıkıntılarının bulunduğunu söyleyerek evlerinden hatta odalarından bile çıkmayan gençler var.

Genele oranla 18-25 yaş arası olsalar da otuzlu yaşlara kadar devam eden vakalar bulunmaktadır. Öyle ki dışarı çıkabilecekleri saatlerde dahi çıkmıyor, evde kalıyorlar. Bazen aylarca hiç evinden çıkmayan olduğu gibi bunu bir fobiye dönüştürenler, işi daha ürkütücü boyuta sürüklemişler. Ekran karşısında televizyon, oyun, internetle oyalanıyorlar. Sanki sanal bir dünyada yaşıyor ve gerçeklerle/gerçek dünyayla karşılaşmaktan korkuyorlar.

Tüm dünyada giderek artan bu hastalık, bizde de giderek artıyor. Kendilerini sosyal hayata kapatan bu gençler, bazen geçmişine takılıp kalabiliyor. Böylece gelecekle ilgili hayalleri geçelim, ümitleri bile beslemiyor. Ailelerine bağımlı olup ekonomik olarak kazanmadığı gibi üretemeyen ve bu sebeple hayata karşı ümitsiz olup şevki kalmayanlar olarak biliniyorlar. Hem sosyal hem ekonomik hem de ideal olarak çökmüş gibiler.

Değil evlerine gelen misafirleri karşılamak “Hoş geldin” için bile odalarından çıkmıyorlar. Akraba, eş, dost ve yakınlarını dahi sormayan bu gençlik, kendi sığ dünyalarının sanal ortamından besleniyorlar.

Ailelerinden aldıkları harçlıklarla idare eden ve “babam sağ olsun” diyen tiplerden tutun da çalışmaktan/kazanmaktan korkanlara kadar envai kişiliklerle karşı karşıyayız.

Ne seyahat ne eğitim ne de çalışma aşkı bulunmayan bu nesil, tamamen suçlu değil galiba!

Ailelerin de bu konuda katkılarının olduğu bir gerçek. Şayet gelen misafiri karşılamada onları görevlendirebilseydik yahut sofranın serilmesinde yardımlarını isteyebilseydik sosyalleşmelerini sağlayabilirdik. Marketten ekmek alma veya küçük alışverişlerle sorumluluk yükleme, onları şekillendirebilirdi. Hatta evde kitap okuma saatinde kitap okutmak, etkinlik ve benzeri durumlarda gerek kişisel gerek okullardaki girişimleri, onları sosyal nesiler yapabilirdi. Sosyal aktivitelerle meşgul etmek, Kur’an dersleri veya eğitim süreçleri içinde öğreticileri, bu yalnız neslin yıldızları olabilirdi.

Ailelerin çalışıp kazanmaktan öte, eğitip topluma faydalı olacak nesiller yetiştirme görevleri, öncelikli görevlerdir. Eve kapanmada ve odalarından çıkmamada onlar kadar, galiba biz aileler de suçluyuz. Çünkü merhameti, yerinde göstermedik. Yanlış yerde kullanılan merhamet, maraz doğurdu.

Hamurlarını yoğurmada “ben zorluk gördüm o görmesin, ben çektim o çekmesin, ben giyemedim o giysin/içsin, dışarı çıkmasın kaybolur” endişeleriyle içeri kapatılan nesil böylece kayboldu. Korkak, bencil, menfaatçi ve hayalsiz/idealsiz ucube bir sanal gençlik tehlikesi, hepimizin evlerindeki korku filmi gibi yerleşik. Aileler olarak gözlerimiz faltaşı gibi açılmış izliyoruz. Sonu hayırlı biter inşallah.