• DOLAR 8.795
  • EURO 10.485
  • ALTIN 505.81
  • ...

  “Genç” kelimesi çoğunlukla bende; “Özel ve Seçilmişlik” kelimelerini çağrıştırır. Onların hayatta üstlendikleri rollerin önemini fark eden birçok kişinin bana hak vereceğinden eminim.

  Bir hareket düşünün; cehaletin en kötü tonunu yaşadığı, hurafelerin ve sapkınlığın inanca dönüşerek beton bir zırha büründüğü bir zeminde bu hareketin yüzde doksan oranında gençlerden müteşekkil olduğu; elçilik, müsteşarlık, komutanlık, hakimlik, valilik, müezzinlik, vekillik, istihbarat ve suikast görevlerinin yüzde doksan oranında hep gençlere tevdi edildiği, en önemli sırların gençlerle paylaşıldığı, en zor badirelerin gençlerle atlatıldığı, en yalnız zamanlarda gençlerin yoldaşlık ettiği ve Efendimizin(a.s.v); “Bana gençlerin yardımı lütfedildi” diyerek iftihar ettiği bir harekette, gençlerin seçilmiş olmadığını düşünmek mümkün müdür?

 Sadece o hareketin içinde değil; Efendimizin(a.s.v) Taif’te, Uhut’ta ve birçok alanda İslam’a en büyük saldırıları gerçekleştiren ve hatta birçok şehidin verilmesine sebep olan müşriklere karşı gelen beddua taleplerini geri çevirdiğini, yarınlara dikkatleri çekerek yine seçilmiş gençler temasını ön plana çıkardığını göreceksiniz.

  Allah’u Teala, Fatır Süresi’nde kitaba varis kılınmak için tüm insanlar içinden İslam ümmetinin seçildiğini ve ümmetin içinden de bir grubun hayırda yarışarak ön plana çıktığını bildirmiştir. Bu yüzden İslam ümmeti seçilmiş bir ümmettir. Gençler de bu ümmet içinde; özellikle Nebevi hareketin etrafında kümelenmiş, seçilerek en önemli vazifelerle vazifelendirilmiş ve hayır yarışında en ön plana çıkarak Allah’ın, Peygamberinin ve İslam ümmetinin seçilmiş özel ordusu olma şerefini hak etmişlerdir.

  Evet, bu ve birçok sebepten dolayı gençlere, Allah’ın ve peygamberinin(a.s.v) yüksek potansiyelli seçkinler ordusu diyorum. Yalnız gençlerin özel cevherler barındırması birçok sorunu çözmeye yetmiyor. Toprağın altındaki özel madenler çıkartılıp işletilmedikçe hayata çok da artı sağlamaz. Ama işletmek isteyenler için o madenin ve potansiyelinin bilinmesi çok şey değiştirir.

  Başarmanın ve kabul görmenin ilk şartı kendini keşfetmek, tanımak ve bir kılavuz doğrultusunda kendini gerçekleştirmeye bağlıdır. İşte burada asıl kendimize sormamız gereken: “Ben kimim, neyim, ne olmam ve nerede durmam gerekir?” sorularıdır. Eğer kendimize bu soruları soramaz ve asıl olmamız gereken kişi olmayı başaramazsak o zaman başkası olmaktan ve başkalarının esareti altında yaşamaktan kendimizi kurtaramayız.

  Zamanın birinde Arap ülkelerinde yabancı biri yavru bir şahin bulur. Bu şahini doğaya salmak yerine eve götürüp, büyütür. Daha sonraları misafirin biri bu şahini bu halde görünce; şahinin asıl olması gereken yerin doğa olduğunu, bu şekilde esaretvari bir yaşamın onun fıtratına ters olduğunu, söyleyip onu doğaya alıştırmaya karar verir. Yalnız ne yapıp ediyorsa bir türlü kuşu doğaya alıştıramıyor. Kuş doğada özgürce kanat çırpmak yerine, kafesi tercih ediyor. Adam son bir çare olarak, kuşu sabahın erken saatlerinde bir dağın zirvesine götürür. Zirvelerde rüzgarın şahinin kanatlarını okşaması, güneşin doğuşuna şahit olması ve tüm bozkırları ayakları altında hissetmesi ile şahinde ve kanatlarında bir canlanma olur.  Fıtratındaki özgürlük, esaret zincirlerini kırmaya başlar. Nihayetinde şahin kendisini keşfederek ve aslına dönerek  hürriyete kanat çırpar.

  Şimdi tekrardan soralım; yaratıcının gençlere verdiği değer ortadayken, yapan bilir sırrınca hem kitabı hem de peygamberi(a.s.v) ile onlara potansiyelleri ve asıl kimlikleri doğrultusunda rehberlik sağlarken,  tercihimiz bu rehberlik doğrultusunda kendimiz olup hürriyete kanat çırpmak mı olacak, yoksa asıl olmamız gereken çizgiyi terk ederek ve başkalarına dönüşerek esaret kafesleri mi olacak?

 Tercihini doğru yapamayanların Mevlana’nın(r.a) Mesnevi’sinde geçen sahibi olan Padişahtan kaçarak bir çadırdaki cahil kadının eline düşen şahinin başına gelenleri yaşayacağından kimsenin kuşkusu olmasın. Okuyup ibret alarak, doğru tercihte bulunan özel ve seçkin kardeşlerime selam olsun.