• DOLAR 7.328
  • EURO 8.604
  • ALTIN 476.81
  • ...

Her gün yenilenen dünyada ve özellikle modernist bakış açısıyla, “son” olmak bir tür değer ifade ediyor. “Son üretim”, “son eser”, “son model” ifadeleri, bu çerçevede bir anlam taşıyor. “Son”, bu terkiplerde hiç kuşkusuz “en yeni” anlamında kullanılıyor. Oysa “son” sözcüğünün bir de “bitme, son bulma, sonuncu olma” anlamı vardır. Bu anlamıyla bir değerler dünyasının “son nesli” olarak kalmak, duyarlılığı hâlâ diri olan her Müslümanı ürkütecek bir alarm mahiyeti alıyor.

Yüzyıllar boyu gelen büyük değerlerin sizde nihayet bulması, bir “toplanma, buluşma” ifade etmiyor. Aksine “tükenme, nihayet bulma” ifade ediyor ve sizin o değerler dünyasını aktaramama acziyetinize, eksik kalışınıza hatta duyarsızlığınıza işaret ediyor.

Müslümanlar, son birkaç yılda küresel çapta maruz kaldıkları saldırılarla, atalarının 20. yüzyılın başında yaşadığı “Yoksa biz, bu büyük ümmetin son nesli miyiz? Gençlerimiz, bu mukaddes yolu bırakıp başka dünyalara mı geçecek?” sorularının zihin duvarlarına çarptığı bir ruh hâlini yaşıyorlar.

Tarih, bu yönüyle tekerrür ediyor. Peki bu sanal bir tekerrür müdür? Yoksa gerçekten biz 20. yüzyılın başına geri mi döndük? Açık bir ifadeyle haklı bir telaş mı yaşıyoruz yoksa yapay bir atmosfere alınıp telaşlandırılıyor muyuz?

Analizimizde, bu noktadan hareketle gençliğin “korunması” konusunu değerlendireceğiz.

LİBERAL “DAYATMA” VE MÜSLÜMANLARIN TELAŞI

  1. yüzyılın başında insanlığın önüne iki yol kondu: Sosyalist dayatma ve liberal “özgürlük”.

Sosyalizm, taleplerini toplumlara despotik yöntemler kullanarak kabul ettiriyordu.  Sosyalist, mülkünüzü elinizden alıyor, kendi işletiyordu; çocuğunuzu da kendi eğitim sistemine alıp dilediği yönde eğip büküyordu. Faaliyetler, “toplum olarak” sizin adınıza devlet tarafından gerçekleştiriliyor ve siz, yapılanı “cebren” doğru bulmuş gibi davranmak, alkışlamak durumunda kalıyordunuz. Aksi hâlde kendinizi sosyalist mahkemelerin önünde buluyordunuz.

Sosyalistler, cebri davrandıklarını inkâr etmiyorlardı. Her şeyi bireysel özgürlüğünüzle yaptığınızı öne sürmüyorlardı. Sadece sizi “toplum/halk” diye gerçeğinden koparılmış bir görünmeze inandırıyorlar ve despotluklarının o görünmezin talep ve menfaatine uygun olduğuna inandırıyorlardı.

Onlara “inanmama” gibi bir lüksünüz de yoktu. “İnanmamak”, çoğu zaman dünya ile vedalaşma (!) gibi ağır bir bedel getiriyordu. Buna karşı önerilen nizam ise liberal “özgürlük”tü ve insanlığın en büyük yanılgısı, “sosyalist dayatma” karşısında bu özgürlüğün gerçek bir özgürlük olduğuydu.

Liberalizm, bütün faaliyetlerini “Bırakın yapsınlar!” sloganı altında “özgürlük” formatı içinde veriyordu ve daha da ötesi, herkesi ideolojisinin sadece önerilerden; düzeninin de bir özgürlükler buluşmasından ibaret olduğuna inandırıyordu.

Yaklaşık 75 yıl hep sosyalizme ve onun yan ürünlerine, onların getirdiği despotik dayatmalara takıldık. Merhum Seyyid Kutub dışında, liberalizmin özgürlüğünü sorgulamaya yeteri kadar zaman ayırmadık. Liberal özgürlüğün getirisi ve götürüsü üzerine yeteri kadar tahlil yapma gereksinimi duymadık. Bunun bir yanı kendimize özgürlük durumunda olan aşırı güvenimiz, diğer yanı liberalizmin “malının gerçek niteliğini saklama” kabiliyeti ile ilgilidir. Aşırı güven, ayrıntıları görmeyi engellerken üstün bir saklama kabiliyeti de ayrıntıları görmeyi veya şeklin tamamına vakıf olmayı engeller. Bu ikisinin buluşması durumunda ise “yanılmak” adeta kaçınılmaz olur. Oysa, mü’minlik vasfı, gafleti kaldırmaz, ihmalden kaynaklanan bir yanılmayı hoş görmez.

Liberalizmle ilgili ihmalimiz ve liberalizmin mahiyetini bilmeyince ondan “beklenmedik” sonuçlarla karşılaşmamız; bugün liberalizmin bize getirdikleri karşısında şoke olmamıza, hep birlikte ve gelişigüzel bir şekilde “Bittik, tükendik!” alarmını çalma telaşına düşmemize yol açıyor.  

Liberalizm, öncelikle bir ekonomi tezidir. Karakterini orada belli ediyor. Hayatın diğer alanları ile ilgili uygulamalarını oradan alıyor.

Liberalizm, ekonomide ne yapıyor? Mahalle bakkallarının, semt pazarları esnafının karşısına devasa bütçelere sahip şirketler çıkarıyor ve bakkalın, esnafın gözünün içine baka baka “Malını fiyatlandırmakta, dilediğin gibi pazarlamakta özgürsün!” diyor. Vakanın özünde bu, tankla topla savaşan, teknoloji harikası uçaklara sahip profesyonel orduların karşısına mavzerle savaşan kabile savaşçılarını çıkarıp dilediğiniz gibi savaşmakta özgürsünüz, demekten farksızdır.

Böyle bir sahada hiç şüphesiz, bakkalınızın kapısına kilit vurmanızdan, pazar tezgahınızı toplayıp gitmenizden, mavzerinizi atıp ellerinizi havaya kaldırmaktan ya da infaz edilmekten başka bir seçeneğe sahip değilsiniz. Sosyalizmde olduğu gibi, devlet bakkalınızı kapatmıyor, pazar tezgahınızı toplamıyor; ideolojisini kabul etmediniz diye sizi atış poligonuna götürüp acemi askerler için nişan tahtası yapmıyor ama nihayetinde hepsini size dayatıyor ve yaptırıyor. Siz, kendi ellerinizle bakkalınızı kapatıp, tezgahınızı toplayıp işinizin patronu olmaktan bir fabrika veya mega marketin ücretli çalışanı oluyorsunuz. Artık mesainizi onlar belirliyor. Tüfeğinizi ellerinizle onlara teslim edip geleceğinizi onlara teslim ediyor, çocuklarınızın Kızılderili (!) olarak yetişmemesine “rıza gösteriyorsunuz.”

Şimdi, bağlam ile aramızdaki mesafeyi biraz daha kapatarak soralım: Sosyalizm, yan ürünleri ve benzerlerinin, yani 20. yüzyılın despotik ulus devletlerinin elimizden alamadığı gençliğimizi, biz liberal dayatma ile mi kaybediyoruz? Sosyalist dayatmalar ve sosyalist tarzı dayatmalara karşı gösterdiğimiz direnci, liberal dayatma karşısında göstermekten aciz kalıp bir değerler dünyasının, ümmet şuurunun sonuncu nesli mi olacağız? O devasa dünya, bizde mi kuruyacak? Onu kendisinden sonraki nesle aktarmakta aciz olma kabahatini işleyenler olarak mahşere çıkanlar biz mi olacağız? Bu, büyük günahı biz mi işleyeceğiz?

Bu sorulara cevap vermek için konumumuzu görmemiz gerekir.

 

 

LİBERAL OPERASYONU GÖRMEK

Liberalizm, nasıl ki zayıf halkların ülkelerinin istila edilmesini ve küçük şirketlerin büyük şirketlerin çıkarı uğruna batırılmasını güçlü olanların özgürlüğü gibi görüyorsa hakim yapıya karşı direnen inançları, değerleri, yaşam tarzlarını “açık bir baskı kullanmadan”, “baskı yapıyor hissi vermeden” yok etmeyi güç sahiplerinin özgürlüğü içinde görüyor.

Bir ordu, bir tepeyi ele geçirmek için nasıl ki plan yapıyorsa, lojistik desteği tamamlıyorsa ve nihayetinde operasyon yapıyorsa bugünün liberal dünyasında da inanç, değer ve yaşam tarzlarının yok edilmesi için planlar yapılıyor, donanım hazırlanıyor ve “yumuşak güç kullanımı” ya da “kültürel istila” denen fiili operasyonlar yapılıyor.

Siz, konumunuza karşı bir operasyonun yapıldığına ne kadar az inanırsanız o ölçüde kendinizi savunmak için az çaba harcarsınız ve siz ne kadar az çaba harcarsanız istila kuvvetlerinin işini o ölçüde kolaylaştırırsınız.

Biz, manevi dünyamıza yönelik liberal operasyonu görmüyoruz, görmek istemiyoruz, özenle saklıyoruz. Bu operasyonla kalpleri delik deşik edilen, beyinleri dağıtılan gençlerimizin manen yere serilen hâline bakıp “Bu gençler de pek hantal, pek duyarsız!” diye onları itham ediyoruz hatta kendini o kurşunlardan koruyanları bile kınamaktan, suçlamaktan geri kalmıyoruz. Basit bir tiyatro oyunuyla kolayca anlatılacak hâlimiz ne yazık ki bu! Umut vermesi gereken vaizler bile, kürsülerden ağıtlar yakıyor. Ama biz, üzerlerine ağıt yaktığımız, Fatihalarını manen çoktan okuduğumuz gençlerin ayağa kalkmalarını istiyoruz. Buna da gençliği koruma çabası diyoruz.  

Çünkü bize karşı aynı zamanda bir umut kırma operasyonu yapılıyor. Hatta asıl böyle bir “liberal” operasyon yapılıyor. Nasıl ki liberal şirket, durmadan rakiplerinin moralini kırıyorsa, ayakta kalma azimlerini yıpratıyorsa liberal küresel düzen de rakipleri gördüğü Müslümanlar olarak öylesine moralimizi bozuyor, azmimizi darmadağın etmeye çalışıyor. Ne yazık bu operasyona çok kişi “Artık işimiz kıyamete kaldı!” mantığı içinde yaklaşarak farkında olmadan hizmet ediyor. Biz, liberal küreselciler tarafından, umut kırma operasyonuyla sanal bir çöküş atmosferine alınıyoruz. Umutlarımızı kıran sair kişiler de bizi, sanal bir çöküş atmosferine alıp bittiğimize ikna etmeye çalışanların emelleri doğrultusunda yazıp çiziyor, konuşuyor.    

İslam gençliği, onların iddialarının aksine 20. yüzyılın başında olduğundan çok daha büyük, daha diri ve daha güçlüdür. O gün, İslamî şuura sahip, dünyayı da bilen bir İslam genci bulmak ne kadar güç ise bugün o kadar kolaydır.

Gençliğimiz, korunmaya muhtaç değil, biz gençliğimizin bizi korumasına muhtacız. Ki geleneğimizde de gençlik, korunacak olan değil, koruyacak olandır. Evlat büyüyünce kendine de size de sahip çıkmak ile mükelleftir. Siz de ona güvenmek durumundasınız. Buna karşı siz gençliği yerde serilmiş bilip üzerine ağıtlar yakıp dursanız, bittik tükendik diyerek üzerine Fatihalar okusanız gençliğin potansiyelini göremezsiniz ve onun liberal operasyon karşısında direnmesini engellersiniz.

TÜRKİYE VE GENÇLİK
Konuya Türkiye özelinden bakıldığında ise devlet, sosyalizmin yan ürünü tarzında bir ulus devlet dizaynını ben getirdim, ona karşı liberalizmi ben besledim, liberal ahlaksızlığa karşı gençliğin direnişini de ben örgütlerim gibi bir anlayış içinde.

Henüz 2009’a varmadan bunun ne kadar yanlış bir yaklaşım olduğunu anlatmaya çalıştım. Ne yazık ki herhalde anlatamadım! Yetmedi bir dizi tedbire maruz kaldık.

O gün devlet, gençlik konusunda sivil inisiyatifi kendisini devletten daha devlet gören bir yapıya bırakmış; onun dışındaki her girişimi, “sırasına göre” yasa dışı bulup mahkum etme eğilimindeydi. 2009’dan bu yana yaşanan süreç de çok sağlıklı değil. Devlet, hâlâ gençliği yönlendirmeyi tamamen bir “devlet işi” olarak görüyor, kendi getirdiği liberalizme karşı yine kendisi gençliği “koruma” siyaseti geliştiriyor ve “her şey kontrolüm altında” mantığıyla yol almaya çalışıyor.

İslam ne sosyalizmdir ne liberalizm… İkisinden de farklı bir dengedir, adalettir. Gençliğin geleceği ile ilgili devletin bir sorumluluğu vardır. Ancak devletin gençliğe el koyması, makul bir yaklaşım değildir. Gençlik, hiçbir iktidarın tek başına hakkından gelemeyeceği kadar aksiyonerdir, tepkiseldir, şaşırtır, ters köşe eder. Bu, beynelmilel gençlik sosyolojisidir.

Abbasîler döneminde devlet, nice alime maaş veriyordu. Oysa gençlik; İmam Ebû Hanife, İmam Malik, İmam Şafiî, İmam Ahmed b. Hanbel ve Ehl-i Beytin pâk imamları gibi sivil kalmayı seçenlere tabi oldu. Bu da bizim Müslüman sosyolojisidir ve ayrıntıları başka bir analize kalmak üzere bundan alınacak çok ders vardır.

Devletin belki “gölge etmemesi” yetmez, doğru da olmaz. Ama devletin beşeri ideolojilerle ilişkisini maneviyatla ilişkiye de uyarlayarak maneviyatı korumayı tamamen üzerine alması… Ya da maneviyatın bozulmasından sadece devletin sorumlu tutulması… Her ikisi da hatadır. Bugün yaşadığımız sorunlar, kısmen de burayla ilgilidir ve bu sorunları çözmek zannedildiği gibi çok çok güç değildir, umutsuz vaka hiç değildir.