Karadeniz'den gelen yağmur yüklü bulutlar, Çatalca'nın ormanlık tepelerine sularını bıraktıktan sonra Silivri düzlüklerine ulaştığında tamamen kurumuş ve etkisini yitirmiş olur. Yaz aylarında Balkanlar üzerinden esen kuru rüzgarların da etkisiyle araziler çatır çatır yarılır. Şehrin su ihtiyacını karşılayan barajlar dolup taşarken, Silivri'nin uçsuz bucaksız tarım arazileri aylarca bir damla yağmura hasret kalarak İstanbul'un su fakiri bölgesi unvanını taşır.
Beton Bloklardan Uzakta Çorak Bir Yaşam Mücadelesi
Megakentin gürültüsünden ve yüksek binalarından tamamen kopuk olan bu geniş Trakya düzlüklerinde, insanlar geçimlerini topraktan sağlamak zorundadır. Ancak yeraltı sularının derinlere çekilmesi ve yağış rejimindeki aşırı cimrilik, Silivrili çiftçiler için her ekim sezonunu büyük bir kumara dönüştürür. Sulanabilir tarım arazilerinin yetersizliği nedeniyle bölgede "kuru tarım" yapmak tek seçenek halini almıştır. Gözlerini sürekli ufuktaki bulutlara diken üreticiler, yağan üç beş damla yağmurun her zerresini toprağa hapsetmek için büyük bir mücadele verirler.
Kurak Topraklarda Açan Güneş: Ayçiçeği Denizleri
Silivri'nin bu sert, rüzgarlı ve yağmursuz iklimi, suya fazla ihtiyaç duymayan ancak güneşe tapan bitkiler için uçsuz bucaksız bir cennet yaratır. Yaz aylarında İstanbul'un bu şanssız batı sınırında yola çıktığınızda, ufka kadar uzanan sapsarı ayçiçeği tarlaları sizi karşılar. Kuraklığa son derece dayanıklı olan ayçiçeği, kökleriyle toprağın derinlerindeki son nem kırıntılarını çekerek Trakya güneşinin altında o muazzam çekirdeklerini olgunlaştırır. Erken ekilen kanola tarlaları ilkbaharda bölgeyi sarıya boyarken, susuzlukta en yüksek gluten oranına ulaşan kaliteli buğday başakları da bu çorak arazinin ekonomiye sunduğu devasa katkılardır. İstanbul'un yağmur yüzü görmeyen bu bozkırı, ürettiği yağlık tohumlar ve tahılla şehrin en bereketli üretim alanlarından biri olmayı inatla sürdürmektedir.




