Kendilerini "ilerici" ve "çağdaş" olarak pazarlayan, ancak fikren Antik Çağ’ın elitist köleci zihniyetini aşamamış Cumhuriyet yazarı Zülal Kalkandelen’in İcazet etkinliğini hedef göstermesi, kamuoyunda büyük bir tepkiyle karşılandı.
Kalkandelen, Batman’daki icazet törenine ait görüntülere ilişkin, 3 Mart 1924 tarihli ve 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) Kanunu’nu hatırlatarak Türkiye’deki tüm eğitim kurumlarının Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olması gerektiğini savundu.
Kalkandelen'in bu takıntısı yeni değil. Yazılarında sık sık laiklik övgüsü ve özlemini dile getiriyor. Geçmişteki bir yazısında laikliği savunurken şu ifadeleri kullanmıştı: "Laiklik, toplumun referansını dinden almayan yasalarla yönetilmesidir! Kamu yönetiminde inanç temelinde bir ayrıma yol açılmaması için, demokrasinin bir koşulu olarak bu zorunludur. Çünkü bu ülkede inançlılar gibi inancı farklı olanlar ve hiç inanmayanlar da yaşıyor. Bu basit işleyişi anlamamak için kötü niyetli olmak gerekir."
Ancak bu süslü cümlelerle akıl vermeye yeltenenlerin argümanı, Türkiye’nin yakın tarihinin gözyaşı dolu sayfalarında bizzat kendileri tarafından yerle bir edildi. Madem laiklik kamu yönetiminde inanç temelinde bir ayrıma yol açmamak içindi, o halde bu ülkede inançlı, başörtülü kadınlar neden okul önlerinde polis coplarıyla yerlerde sürüklendi? Neden ikna odalarında psikolojik işkencelerle hayattan koparıldı?
O dönem inançlı insanları açıkça kamusal alanın dışına iten, milyonlarca kadının eğitim ve çalışma hakkını gasp eden bu yasakçı zihniyetin bizzat kendisi değil miydi? Kendileri en büyük inanç ayrımcılığını yaparken "laiklik" adına bunu alkışlayanların, bugün kalkıp "inanç eşitliğinden" bahsetmesi tam bir arsızlık ve toplumsal hafızayla alay etmek olarak değerlendiriliyor.
Söz konusu azınlık güruhun lügatindeki "özgürlük" kelimesinin, yalnızca kendi ideolojik yaklaşımlarına, marjinal yaşam tarzlarına ve kendi kültürel etkinliklerine hizmet ettiği sürece meşru görüldüğü belirtiliyor.
Kendileriyle zerre alakası olmayan, sivil bir alanda gerçekleştirilen dini bir mezuniyet törenine dahi tahammül edilemeyip "anayasal suç" yaftası yapıştırılması, faşizan bir yaklaşımın en yalın hali olarak nitelendiriliyor. Eleştirilerin odağındaki bu çevrelerin derdinin hukuk ya da anayasa olmadığı; aksine bu milletin inancına, kültürüne ve köklere duyulan kronik bir hazımsızlıktan kaynaklandığı ifade ediliyor. Özgürlüğü sadece kendilerine hak, millete ise pranga gören bu despotik zihniyetin, artık toplumsal tabanda karşılık bulamadığı için hırçınlaştığı vurgulanıyor.
Tartışmanın en dikkat çekici ve tarihsel boyutu ise, bu güruhun her fırsatta medeniyet beşiği olarak kopyaladığı Batı dünyası karşısında düştüğü çelişkili durum olarak gösteriliyor.
Türkiye’de "gerici", "irticacı" ve "rejim tehdidi" denilerek okullardan atılan, hayatları karartılan binlerce başörtülü kadın; ironik bir şekilde bu batıperestlerin hayranlıkla izlediği ABD, İngiltere ve Almanya gibi ülkelere sığınmak zorunda kalmıştı. Batı ülkeleri, bu kadınların inancına ve kılık kıyafetine bakmaksızın onlara tıp, hukuk ve mühendislik fakültelerinin kapılarını sonuna kadar açıp akademik kariyer imkanı sunarken; Türkiye’deki taklitçi jakobenlerin yasakçılıkta ve engizisyon zihniyetinde ısrar ettiği hatırlatılıyor. Batı'nın bile özgürlük anlayışının fersah fersah gerisinde kalan, tek bildikleri şey despotik bir yasakçılık olan bu yapının, kendi çifte standartlarında ve tarihsel utançlarında boğulmaya mahkum olduğu belirtiliyor.





