Allah`ın adıyla.
Arap diktatörleri birbirlerinin peşi sıra devrilmeye devam ediyor. Diktatörler can çekişirken dünya liderlerinin tavırlarına dikkat çekmek istiyorum.
Halk, hareketlenmeye ilk başladığında kimsenin ilgilendiği olmuyor. Derken işler gelişiyor. İktidardaki adamın gidici olduğu az çok anlaşılınca dört bir yandan ona saldırmaya başlıyorlar. Birkaç ay öncesine kadar canciğer dostlar bir de bakıyorsunuz nerdeyse biri birinin gırtlağına sarılacaklar. Bu 'vurun abalıya' taktiğini en kurnazca yapan ülkelerden biri de Türkiye`dir.
Batlı devletlerin menfaatperestliğini zaten biliyoruz. Ancak görünen o ki Türkiye`nin de bu tepkileri yüce insaniyetten değil, devlet menfaatleri ve popülaritesi üzerine kurulu siyasi manevralardandır.
Mubarek`e nasihat, Kaddafi`ye müdahale ederken; Esad`a tepki gösterilirken; Suudi tanklarının Bahreyn`e müdahalesine, Yemen`e, ABD uçaklarıyla katledilen Pakistanlılara, dahası İstanbul`daki suikastlara suskun kalınması bunun göstergelerinden biridir. Acaba batılı devletlere 'Suriye`de petrol olmadığından oraya duyarsız kalıyorsunuz' eleştirisi yaparken; kendileri bu zulümlere hangi sebeple duyarsız kalıyorlar?
Ak Parti ve özellikle de genel başkanı Erdoğan`ın İslam dünyasında yaşanan zulümlere karşı ölü(Arap lider)lerden farklı olarak sert tepkiler verdiği inkar edilemez. Zulümlere şimdiye kadar kimsenin 'gık' bile diyememiş olmasından dolayı hükümetin tepkileri muhteşem ve olağanüstü görülmektedir. Bu da halklar arasında takdir toplamıştır. Ancak tepki eğer bir yaptırım ve yaptırım da bir etki getirmiyorsa; bu tepkiler kof kabadayılıktan başka bir şey değildir.
Ayrıca bir ülke eğer zulümlere dur demeye, mazlumların sesi olmaya karar vermişse öncelikle kendiiçerisindeki zulümleri engellemekle, kendi içerisindeki haksızlık ve cürümleri kaldırmakla işe başlamalıdır.
Mesela Türkiye`de hala 'gözünün üstünde kaşın var' türünden bahanelerle müslümanların tutuklandığı operasyonlar yapılıyor. Hala müslüman kadınların örtünmesi yasaktır. Ha! Evde, sokakta serbesttir. Ona bakarsanız 'koyunlara bir zararı olmadıktan sonra ezan da serbesttir'. Yeter ki 'devletimize bir zeval gelmesin. Ülkenin birlik ve bütünlüğü bozulmasın. Özellikle de laik elit kaygılanmasın.'
Birkaç gün önce Suriye`de Türkiye bayrağına yapılanlarla ilgili Erdoğan`ın hiddetini hatırlarsınız. Suriye Devlet başkanına 'Sen Beşşar!' Diye bağırarak seslenişi bir ağanın marabasını azarlaması gibiydi. Zavallı –ki Allah onu daha beter etsin inşallah- Beşşar zaten zor durumda, tutunacak bir dalı yok, ne yapsın. Dışişleri Bakanı özür diledi. Soruşturma başlatıldı vesaire. Aynı şeyi iki yıldır İsrail`den –nerdeyse ricayla- istedikleri halde, bunun gerçekleşmediğini de hatırlatalım bu arada.
Eğer dünyada müslümanların namusuna sahip çıkan birisi olsaydı; elbette ki o da Erdoğan`a ülkesindeki çağdışı yasaktan dolayı; 'Sen Erdoğan! Müslüman kadının örtüsüne uzanan her el mutlaka cevabını almıştır. Müslümanlara yapılan bu hakaretler senin ülkende, senin emrin altındaki memurlar tarafından yapılıyor. Onları bulup cezalandırmalısın' diyecekti.
Esad`a, 'Gün gelecek sen de gideceksin. Çünkü o koltuklar baki değil' diyen Erdoğan, bilmeli ki kendi koltuğu da baki değildir. Eğer iyi bir niyeti varsa o koltuk fani olmadan yapmalıdır. Ancak 'Hedef 2023' ile seçime giren bir partinin neye kafa yorduğu da az çok bellidir.
Bana göre Laik Türkiye Devletinin bekası Ak Parti ile sağlanmıştır ve bu gidişle onun garantisi de Ak Parti olacaktır. Müslüman kesimin mevcut sisteme bakışında müthiş değişiklikler var. En zeki Kemalist dahi dindar kitleyi laik sisteme bu kadar kolay bir şekilde entegre etmeyi planlayamazdı. Erdoğan`ı bu başarısından dolayı tebrik etmek gerekir. Bu tebrik tüm laiklerin boyunlarında bir borçtur.
Bundan on yıl önce ülkenin halini düşünün; Başbakanlık önündeki kendini yakma girişimlerini, vurgun yapıp kaçanları… Belki de Ortadoğu baharı Türkiye`den başlayacaktı. İmkansız mı görünüyor? Bir yıl önce Mübarek`in kafesleneceğini, Kaddafi`nin linç edileceğini kim iddia edebilirdi? Etse bile kim inanırdı?