Fatih Altaylı’nın programında felsefeci Prof. Dr. Ahmet Arslan’ın din, toplumsal sınıflar ve ahlak üzerine yaptığı açıklamalar, modern seküler aydın profiline sinmiş olan derin entelektüel kibri ve metodolojik yanılgıları bir kez daha gözler önüne serdi. Arslan’ın, dinlerin tarihsel kökenini "Arap bedevisi" indirgemeciliğiyle açıklamaya çalışması ve ahlakı kitlelerden soyutlayan aristokratik yaklaşımı, felsefi ve sosyolojik gerçeklerle taban tabana zıt bir fanteziden ibaret olarak görülüyor.
Ahmet Arslan, dinlerin metafizik anlatılarının (cennet, cehennem vb.) sadece "Arap bedevisine" hitap edebileceğini, tinsel/modern bir insanın buna inanmayacağını iddia ederek vahim bir açıklama yaptı.
Dinler, Arslan’ın iddia ettiği gibi göçebe bedevi kültürlerinin değil; yerleşik hayata geçişin, çok katmanlı şehir devletlerinin ve büyük imparatorlukların (Babil, Mısır, Roma, Sasani) kurucu harcı olarak doğdu. İslam medeniyeti de çölde değil; Mekke ve Medine gibi dönemin küresel ticaret ve finans merkezlerinde kök saldı.
Eğer dinlerin metafizik dili sadece "ilkel bedevileri" ikna etmeye yarıyor olsaydı; bugün kuantum fiziğinin, genetik mühendisliğinin ve uzay teknolojisinin merkezi olan A ülkelerde milyonlarca yüksek eğitimli bilim insanı, mühendis ve entelektüel hala aktif birer inanan olmazdı. İnsanın varoluşsal anlam arayışı, Arslan’ın iddia ettiği gibi teknolojik veya coğrafi bir cehalet ürünü değil; ontolojik olarak görülüyor. Dinlerin dilini sadece "çöl korkusu" olarak okumak, felsefi sığlığın en somut göstergesi olarak değerlendiriliyor.
Arslan’ın programdaki en sorunlu ve tehlikeli cümlesi "Kant ahlakı var, Aristo ahlakı var. Alt tabakayı boşver, alt tabakanın ne önemi var" ifadesi oldu. Bu yaklaşım, Aydınlanma'dan beri çökmüş olan bir "fildişi kule" elitizminin tezahürü olarak yorumlandı.
Arslan’ın övdüğü Kant ahlakı (ödev ahlakı) veya Aristoteles etiği, kitlelerin günlük yaşam pratiğinde hiçbir zaman kurucu ve dönüştürücü bir norm haline gelmedi. Hiçbir toplum, Kant’ın Pratik Aklın Eleştirisi kitabını okuyarak hırsızlık yapmaktan vazgeçmedi.
Arslan, Tanrı inancının yerine "Sosyalizm" gibi yeni modern efsanelerin geldiğini iddia ederek dinler ile seküler ideolojileri aynı kefeye koydu.
Sosyalizm, Kapitalizm veya Liberalizm gibi seküler ideolojiler, insanlığa aşkın bir varoluş amacı, ölüm sonrası bir teselli veya evrensel bir anlam şeması sunmazlar. Bunlar tamamen seküler, ekonomik ve politik bölüşüm teorileridir. Nitekim Ahmet Arslan’ın "yeni efsane" dediği Sosyalizm, 20. yüzyılın sonunda kurumsal olarak iflas etmiş, ancak dinler binlerce yıldır tüm siyasi rejimlerin, imparatorlukların ve ideolojilerin yıkılışına şahitlik ederek varlığını sürdürdü. Dinlerin yerine seküler ideolojilerin geçtiği tezi, 19. yüzyılın pozitivist ve determinist sosyolojisine ait, günümüzde geçerliliğini tamamen yitirmiş arkaik bir iddia olarak tarihe gömüldü.
Prof. Dr. Ahmet Arslan’ın eleştirileri, aslında 19. yüzyılın pozitivist, dinin yakın zamanda tamamen yok olacağını varsayan "Sekülerleşme Teorisi"nin gecikmiş bir tekrarı oldu. Oysa modern sosyoloji , dünyanın "sekülerleşmediğini", aksine dinlerin kamusal alana çok daha güçlü ve dönüştürücü modlarla geri döndüğünü (Post-Seküler Çağ) kabul ediyor.
Arslan’ın "İslam dünyası çölden ve bedevi kültüründen ibarettir, rasyonel bir dünya görüşü üretememiştir" tezini en kökten sarsan kanıt da, İslam’ın Altın Çağı (8.-14. yüzyıl) döneminde yetişen ve bugünkü modern bilimin metodolojik temellerini atan Müslüman bilim insanlarıdır.
Bu isimler tıp, matematik, astronomi ve fizik gibi pozitif bilimlerde deney ve gözlemi zorunlu kılarak Batı dünyasındaki Aydınlanma Çağı'na doğrudan hocalık etmişlerdir.
El-Harezmi
Bugün kullandığımız "Algoritma" terimi onun adından (Al-Khwarizmi), "Cebir" (Algebra) kelimesi ise onun El-Kitabü'l-Muhtasar fi Hisabi'l-Cabr ve'l-Mukabele adlı eserinden türemiştir.
Harezmi, Hint sayı sistemini alıp geliştirerek "sıfır" (0) rakamını matematiğe kazandırmıştır. Sıfır ve pozitif-negatif sayıların sistemleştirilmesi olmasaydı, bugün yapay zekayı yürüten bilgisayar kodları (0 ve 1'ler) yazılamaz, modern matematik ve mühendislik var olamazdı. Çöl kültürü denilen iklimden, bugünkü dijital çağın temeli atıldı.
İbnü'l-Heysem
Batı'da Alhazen olarak bilinir ve "Modern Optiğin Babası" kabul edilir. En önemli eseri Kitabü'l-Menazir (Optik Kitabı), görme olayının gözden çıkan ışınlarla değil, nesnelerden göze gelen ışık dalgalarıyla gerçekleştiğini kanıtladı. Ayrıca karanlık odayı (Camera Obscura) bularak bugünkü fotoğraf makinesinin, sinemanın ve teleskopların temelini attı.
İbnü'l-Heysem, Francis Bacon ve Descartes'tan yüzyıllar önce "Bilimsel Yöntem"i (hipotez kurma, deney yapma, gözleme dayalı veri toplama ve formüle etme) kuran kişidir. Arslan’ın iddia ettiğinin aksine, rasyonel şüpheyi ve deneyi bilimin merkezine yerleştirdi.
İbn Sina
Batı dünyasında Avicenna olarak anılan ve "Filozofların Şahı" denilen dehadır. Yazdığı El-Kanun fi't-Tıbb (Tıbbın Kanunu) adlı dev eser, 17. yüzyıla kadar yaklaşık 600 yıl boyunca Paris, Montpellier ve Leuven gibi Avrupa’nın en büyük üniversitelerinde ana ders kitabı olarak okutuldu.
İbn Sina, hastalıkların yayılmasında çıplak gözle görülmeyen "mikroorganizmaların" (mikropların) varlığına ilk işaret eden, karantina uygulamalarını başlatan, damardan enjeksiyon yöntemini ve psikiyatrik hastalıkların müzik/telkin ile tedavi edilebileceğini bulan kişidir. Hem tıp gibi rasyonel bir alanda zirveye çıkmış hem de felsefeyle İslam teolojisini sentezleyen devasa bir dünya görüşü sundu.
El-Biruni
Yaşadığı 11. yüzyılda, teleskopların ve modern ölçüm araçlarının olmadığı bir dönemde, trigonometrik formüller kullanarak Dünya'nın yarıçapını ve çevresini %99,3'lük bir doğrulukla (neredeyse bugünkü uydularla yapılan ölçümlerle aynı) hesapladı.
Biruni, Dünya'nın kendi ekseni etrafında döndüğünü (Kopernik'ten 500 yıl önce) savunmuş ve Amerika kıtasının varlığını, o dönemde yapılan coğrafi haritalardaki boşlukları matematiksel olarak analiz ederek Kristof Kolomb'dan yüzyıllar önce tahmin etmiştir. Onun bu dehası, dinin bilimi engellemediğinin, aksine İslam coğrafyasında evreni anlama çabasının rasyonel zirvesi.
El-Cezeri
Diyarbakır Artuklu Sarayı'nda başmühendislik yapan Cezeri, "Sibernetik ve Robotiğin Babası" kabul edilir. Kitabü'l-Hiyel (Olağanüstü Mekanik Araçların Bilgisi) adlı kitabında su saatleri, otomatik abdest alma robotları, şifreli kilitler ve su pompalama makineleri tasarladı.
Bugün modern sanayide, motorlarda ve arabalarda dönme hareketini doğrusal harekete çeviren "krank mili" mekanizmasını ilk kullanan ve bunu robotik sistemlere entegre eden kişidir. 12. yüzyılın İslam coğrafyası, Arslan'ın tasvir ettiği gibi ilkel bir göçebe hayatı değil; otomasyon ve mekanik teknolojisi üreten bir mühendislik merkezi oldu.




