Dünya, ABD Başkanı Donald Trump’ın dış politikasındaki bir sonraki sarsıcı hamleyi beklerken, Asya’da daha sessiz ama çok daha tehlikeli bir Amerikan yenilgisi ortaya çıkıyor.
Geçtiğimiz sonbahardan bu yana Trump yönetimi, Çin’in Japonya ve Tayvan’a karşı tırmanan baskıları karşısında sessiz kalmayı tercih etti; Washington’un iki temel müttefiki, Pekin’in baskılarıyla baş başa bırakıldı.
Bu sessizlik tesadüfi değil. Trump, Çin’in ABD için oluşturduğu stratejik meydan okumaya sınırlı ilgi gösterdi ve bunun yerine dar ekonomik kazanımlara odaklandı. Bu yaklaşım, Nisan ayında Pekin’e yapılması planlanan ziyaret öncesinde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’i memnun etmeye yönelik yoğun bir çabanın parçası olarak değerlendiriliyor.
Gösterişli bir protokol karşılaması ve sınırlı bir ticaret anlaşması uğruna ABD yönetimi, Çin’e yönelik söylemini yumuşattı; hassas yarı iletken ihracatına getirilen kısıtlamaları gözden geçirdi ve ABD içinde geniş çaplı siber saldırılar nedeniyle Pekin’e yaptırım uygulama planlarından vazgeçti. Bu süreçte Asyalı müttefiklerin adeta hesap dışı bırakıldığı görüldü.
Japonya: Yalnız bırakılan müttefik
Endişe yalnızca Avrupa ile sınırlı değil. Asya’da Japonya kendisini açıkta buluyor. Trump ile Japonya Başbakanı Sanae Takaichi arasında Ekim ayı sonunda Tokyo’da gerçekleşen görüşmede oluşan olumlu atmosfer kısa sürede dağıldı.
Bu görüşmeden yalnızca birkaç gün sonra Tokyo, Takaichi’nin Tayvan’a ilişkin açıklamaları nedeniyle Çin’den diplomatik tehditler, ekonomik baskılar ve medya kampanyalarını içeren yoğun bir baskı sürecine maruz kaldı. Buna karşın ABD’den açık ve güçlü bir tepki gelmedi.
Washington harekete geçtiğinde bile bu, alt düzey yetkililerin zayıf açıklamalarıyla sınırlı kaldı ve bu durum Amerikan taahhütlerinin artık pazarlık konusu olabileceği izlenimini güçlendirdi.
Tayvan: Caydırıcılık olmadan tırmanış
Benzer bir tablo Tayvan için de geçerli oldu. 2025’in sonlarında rekor düzeyde bir ABD silah anlaşmasını duyurmasının ardından Pekin, ada çevresinde yılların en büyük askeri tatbikatlarını gerçekleştirdi; bu tatbikatlar füze atışlarını ve askeri kuşatma senaryolarını simüle eden eğitimleri içerdi.
Buna rağmen Trump, bu hamleleri “rutin tatbikatlar” olarak nitelendirerek ciddiyetini küçümsedi. Bu tutum, Çin’in davranışlarını açıkça kınayan Batılı müttefiklerin tutumuyla keskin bir tezat oluşturdu.
ABD’den güçlü bir karşılık gelmemesi, bölgeye net bir mesaj gönderdi: Savunma harcamalarını artıran ve daha fazla yük üstlenen müttefikler dahi kaderlerine terk edilebilir.
bu yaklaşımın uzun vadeli ve derin sonuçlara yol açabilir. Bunların başlıcaları şunlar:
Amerikan ittifaklarına duyulan güvenin aşınması
Japonya gibi müttefik ülkelerde savunma alanında daha fazla bağımsızlık çağrılarının yükselmesi
Çin’in daha istikrarlı ve kararlı bir aktör olarak nüfuzunu artırması
Washington ile Pekin arasında Tayvan gibi hassas meseleler pahasına büyük anlaşmalar yapılabileceğine dair söylemler güçlenirken, ABD’nin tutumundaki küçük bir dilsel ya da siyasi değişikliğin bile Asya’daki güvenlik dengelerini yeniden şekillendirebileceğine dair endişeler artıyor.
Bu yaklaşımın sürmesi halinde 2026 yılında Pekin’e tarihi kazanımlar sağlayabilİR; bu kazanımlar savaş yoluyla değil, Amerikan ittifak ağının sessizce çözülmesiyle elde edilebilir ve bu senaryo Çin’in çıkarına hizmet eder.





