Srebrenitsa Soykırımı'nın üzerinden 31 yıl geçmesine rağmen, Avrupa'nın İkinci Dünya Savaşı sonrası tanık olduğu en büyük katliamın acısı hala tazeliğini koruyor. Temmuz 1995'te Birleşmiş Milletler tarafından "güvenli bölge" ilan edilen Srebrenitsa'da 8 binden fazla Boşnak erkek ve çocuk sistematik şekilde katledildi. Katliamın yıl dönümünde yalnızca yaşanan insanlık suçu değil, uluslararası toplumun ve Bosna'ya destek veren ülkelerin süreçteki rolü ile İslam dünyasının verdiği tepkinin neden soykırımı durdurmaya yetmediği de yeniden tartışılıyor.

Bosna-Hersek’te 1992-1995 yılları arasında yaşanan savaş ve soykırım, yalnızca Avrupa’nın ve Birleşmiş Milletler sisteminin değil, İslam dünyasının da en ağır siyasi ve ahlaki sınavlarından biri oldu. Bosnalı Müslümanlar sistematik sürgünlere, toplama kamplarına, kuşatmalara ve kitlesel katliamlara maruz kalırken, Müslüman ülkelerin verdiği desteğin neden saldırıları durdurmaya yetmediği bugün de tartışılıyor.

Türkiye, İran, Pakistan, Malezya, Suudi Arabistan ve bazı diğer Müslüman ülkeler Bosna’ya diplomatik, insani, mali ve farklı düzeylerde askeri destek sağladı. Dönemin adıyla İslam Konferansı Örgütü olan İslam İşbirliği Teşkilatı da Bosna meselesini uluslararası platformlarda sürekli gündemde tuttu.

Ancak sağlanan destekler ortak bir stratejiye, etkili bir askeri caydırıcılığa ya da katliamları durdurabilecek koordineli bir müdahaleye dönüşmedi. Yardımların parçalı, gecikmiş ve savaşın boyutu karşısında yetersiz kalması, Bosna yönetiminin en büyük hayal kırıklıklarından biri oldu.

Bosna-Hersek’in ilk Cumhurbaşkanı Aliya İzetbegoviç’in 1994 yılında İslam ülkelerinden gelen desteği “önemli fakat yetersiz” olarak nitelendirmesi, savaş yıllarındaki tabloyu özetledi. Bosna yönetimi yalnızca insani yardım değil, saldırıları durduracak siyasi irade, silah desteği ve etkili uluslararası baskı talep ediyordu.

İslam İşbirliği Teşkilatı diplomasiyle sınırlı kaldı

Dönemin adıyla İslam Konferansı Örgütü olan İslam İşbirliği Teşkilatı, Bosna savaşı sırasında en yoğun diplomatik faaliyet yürüten uluslararası kuruluşlardan biri oldu. Bosna-Hersek henüz teşkilatın tam üyesi olmamasına rağmen Bosna yönetiminin taleplerini destekledi, Birleşmiş Milletler’in silah ambargosunun kaldırılması çağrısında bulundu ve özel dışişleri bakanları toplantıları düzenledi.

Teşkilat ayrıca üye ülkeleri Bosna’ya mali yardım sağlamaya çağırdı. Ancak kararlarını uygulayabilecek ortak bir askeri güce, bağlayıcı yaptırım mekanizmasına ya da üyelerini belirli bir politikaya zorlayabilecek kurumsal kapasiteye sahip değildi.

Üye ülkeler Bosna konusunda genel olarak dayanışma sergilese de müdahalenin yöntemi ve boyutu konusunda ortak bir strateji oluşturamadı. Bazı ülkeler Batılı devletlerle ilişkilerini riske atmak istemezken, bazıları Balkanlar’daki savaşı doğrudan kendi güvenlik meselesi olarak görmedi. Bazı yönetimler ise askeri desteğin Rusya ve Avrupa ülkeleriyle yeni bir çatışma alanı oluşturmasından çekindi.

Bu nedenle zirvelerde güçlü açıklamalar kabul edilmesine rağmen, sahada etkili olacak birleşik bir komuta, ortak operasyon planı veya caydırıcı askeri kapasite kurulamadı.

Silah ambargosu Bosna ordusunu savunmasız bıraktı

Bosna savaşının seyrini belirleyen en kritik gelişmelerden biri, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 25 Eylül 1991’de kabul ettiği 713 sayılı kararla Yugoslavya’nın tamamına silah ambargosu uygulaması oldu.

Karar bütün taraflara eşit biçimde uygulanıyor görünse de savaşın başlangıcındaki askeri güç dengesi eşit değildi. Bosnalı Sırp kuvvetleri, Yugoslav Halk Ordusundan kalan ağır silahlara, topçu sistemlerine, zırhlı araçlara ve geniş mühimmat stoklarına erişebiliyordu.

Bosna hükümetinin ordusu ise yeni kurulmuştu ve ağır silah kapasitesi son derece sınırlıydı. Bu nedenle ambargo, güçlü tarafın elindeki silahları ortadan kaldırmadı; kendisini savunmaya çalışan Bosna hükümetinin silah edinmesini engelledi.

Bosna yönetimi ve destekçileri, ambargonun ülkenin Birleşmiş Milletler Şartı’nda tanınan meşru müdafaa hakkını fiilen kullanılamaz hale getirdiğini belirtti. Ambargonun kaldırılması Birleşmiş Milletler’de defalarca gündeme getirilse de Fransa, İngiltere ve Rusya başta olmak üzere bazı büyük güçler, bunun savaşı daha da büyüteceği gerekçesiyle karşı çıktı.

Sonuç olarak Bosna hükümeti silah satın alamazken, Birleşmiş Milletler de sivilleri etkili biçimde koruyamadı. Srebrenitsa gibi “güvenli bölge” ilan edilen yerlerde dahi katliamların önüne geçilemedi.

İran’dan doğrudan askeri destek

Bosna savaşında Boşnaklara en doğrudan askeri destek sağlayan ülkelerden biri İran oldu. İran’ın Bosna’ya silah, mühimmat, askeri eğitim ve danışmanlık desteği verdiğine ilişkin bilgiler daha sonra ABD Kongresi soruşturmalarına ve resmî belgelere yansıdı.

İran kaynaklı silahların özellikle 1994’ten itibaren Hırvatistan üzerinden Bosna hükümet güçlerine ulaştırıldığı, ABD yönetiminin de belirli bir dönemde bu sevkiyatlara fiilen engel olamadığı belirtildi.

Bu destek, Bosna ordusunun tamamen savunmasız kalmasını önledi ve savaşın son döneminde askeri kapasitenin artmasına katkı sağladı. Ancak sevkiyatların gizli yürütülmesi, güzergahların sınırlı olması ve Birleşmiş Milletler ambargosunun yarattığı riskler nedeniyle yardım, Bosnalı Sırp güçlerinin ağır silah üstünlüğünü kısa sürede ortadan kaldıramadı.

İran’ın Bosna’daki askeri ve istihbarat varlığı, ABD ve bazı Avrupa ülkelerinde kaygı yarattı. Dayton Anlaşması’nın ardından Washington, Bosna yönetiminden İran ile yürüttüğü askeri ve istihbarat ilişkilerini sonlandırmasını istedi.

Türkiye diplomatik müdahale için çalıştı

Türkiye, Bosna savaşında Boşnakların uluslararası alandaki en güçlü savunucularından biri oldu. Ankara, Bosna-Hersek’in bağımsızlığını destekledi, İslam İşbirliği Teşkilatı içinde aktif rol üstlendi ve Birleşmiş Milletler silah ambargosunun kaldırılması için girişimlerde bulundu.

Türkiye ayrıca NATO içinde daha etkili bir müdahale çağrısı yaptı, Bosna’ya insani yardım gönderdi, mültecileri kabul etti ve uluslararası kamuoyu oluşturulmasına katkı sağladı.

Ankara’nın temel politikası, tek taraflı bir askeri harekat yerine NATO ve Birleşmiş Milletler üzerinden uluslararası müdahale sağlanması yönündeydi. Ancak NATO içindeki bazı Avrupa ülkelerinin uzun süre daha sert müdahaleye karşı çıkması, Türkiye’nin girişimlerinin etkisini sınırladı.

Pakistan ve Malezya’dan açık destek

Pakistan, Bosna konusunda en sert açıklamalar yapan Müslüman ülkeler arasında yer aldı. İslam İşbirliği Teşkilatı toplantılarında Bosna’ya destek verilmesini savundu, silah ambargosunun kaldırılmasını istedi ve Bosna hükümetinin kendisini savunma hakkını açık biçimde destekledi.

Pakistanlı siyasetçiler, Sırp kuvvetlerinin saldırılarının yalnızca diplomatik açıklamalarla durdurulamayacağını savunarak daha kararlı bir tutum çağrısında bulundu. Çeşitli çalışmalar, Pakistan’ı Türkiye ve İran ile birlikte Bosna’ya silah ulaştırılmasında rol oynayan ülkeler arasında gösterdi.

Malezya da Bosna’ya en açık siyasi desteği veren ülkelerden biri oldu. Kuala Lumpur yönetimi, Bosna meselesini Birleşmiş Milletler ve İslam İşbirliği Teşkilatı platformlarında sürekli gündemde tuttu, silah ambargosunun kaldırılmasını savundu ve uluslararası toplumun etkisizliğini sert biçimde eleştirdi.

Malezya ayrıca Birleşmiş Milletler barış gücü kapsamında Bosna’ya asker gönderdi.

Destek katliamları durdurmaya yetmedi

Bosna’daki katliamlar İslam dünyasında büyük kamuoyu tepkisine yol açtı. Çok sayıda ülkede mitingler düzenlendi, bağış kampanyaları başlatıldı ve siyasi liderler saldırıları kınayan açıklamalar yaptı.

Ancak Müslüman ülkeler, Bosna’yı korumak için NATO benzeri ortak ve düzenli bir askeri müdahale gerçekleştiremedi. Bosna’nın Avrupa’nın ortasında bulunması, hava sahası, deniz yolları ve sınır geçişlerinin büyük ölçüde NATO ülkeleri ile komşu devletlerin kontrolünde olması da doğrudan müdahaleyi zorlaştırdı.

Sonuç olarak İslam dünyası Bosna’ya tamamen kayıtsız kalmadı ancak sağlanan destek siyasi bölünmüşlük, kurumsal yetersizlik, uluslararası baskılar ve ortak askeri kapasite eksikliği nedeniyle soykırımı durdurabilecek bir güce dönüşemedi.

Muhabir: Mehmet Yaman