• DOLAR 32.985
  • EURO 35.367
  • ALTIN 2466.978
  • ...

Gazzelilere selam ile…

Bu satırları yazıyorken, sevindiren bir haber geldi: "Türkiye, israil ile olan ticaretini tamamen durdurdu. İsrail hükümeti, Gazze'ye kesintisiz insani yardım akışına izin verinceye kadar, Türkiye söz konusu yeni tedbirleri kesin ve kararlı bir şekilde uygulayacaktır."

Keşke Biden ve hempalarının bütün imkânlarıyla ve dahi kayıtsız şartsız olarak işgalci ve katliamcı israil’in yanında olduklarını ilan ettikleri esnada, Türkiye de şimdiki kararı almış olsa idi. Biz de Türkiye’nin bu kararının her şeyimizle yanındayız.

Şahit olduğumuz gibi, Gazzeliler, sadece “delinemez” dedikleri Demir Kubbeyi defalarca delmekle kalmadılar, hayatları boyunca İslam’ı, Müslümanların güvenlerini, servetlerini ve duygularını istismar edenlerin yüzlerine geçirdikleri “din” maskesini de, Batılıların özgürlükçülük maskelerini de düşürdüler.

Ki bence bu maskeleri düşürmüş olmaları, demir kubbeyi delmelerinden de önemlidir.

Gazzelilerin bu kıyamını, aynı zamanda zillet içinde yüzen ümmet adına bir mıntıka temizliği olarak da görebiliriz. Çünkü kimisi emir, kral, başkan ve cumhurbaşkanı ve kimisi de şeyh, mürit, vakıf, dernek, parti ve sair, ama hepsi de yüzlerinde sanki cennetten getirdikleri din maskesiyle dolaşıyorlardı… Ta ki Gazzeliler yüzlerindeki o maskeyi düşürünceye kadar…

İsrail’in tarihte eşi ve benzeri görülmemiş bu soykırımı karşısında susanları tanımlayacak en uygun kelime belki de Siyonistleşmektir. Ve ne yazık ki, bu da en çok İslam Dünyasında ve Müslümanlar arasında görülmektedir.

Gayrimüslim halklar, soykırım yanlısı hükümetlerine rağmen Gazzelilerin yanında yer alırken, Müslüman halklar ve onlara tahakküm eden hükümetler, yeterli tepkiyi göstermeyip neredeyse Siyonizme teslim bayrağı çekmiş gibiler. İstisnaları elbette var, ama onların olması bu gerçeği değiştirmiyor.

Aydınlarımız, akademisyenlerimiz ve din adamlarımız kendilerinden beklenen, göstermeleri gereken tepkileri göstermiyor ve alimlerimizden halkı harekete geçirecek Hak adına yürekli bir ses duyamıyoruz. Üniversitelerimizde ilimle/bilimle örtüşen, dünyaya örnek olacak bir duruş göremiyoruz.

Üniversiteyi bilimin/bütün bilim dallarının öğrenildiği, öğretildiği ve geliştirildiği yer olarak tanımlayabiliriz. Ki bunun taşıyıcıları da hocalar ve öğrencilerdir. Yanlış olana karşı koymak ve yanlışı ayıklamak, üniversitenin olmazsa olmaz özelliklerinden ve dahi görevlerindendir.

Yanlışlara karşı gerekli tepkileri koymayan/koyamayan üniversiteler, doğal olarak özelliklerini de yitirirler.

Türkiye’deki üniversitelerin neden Amerika’daki üniversiteler gibi haksızlıklara karşı koymadıkları sorusunun cevabı da işte buradadır. Çünkü Türkiye’nin üniversiteleri, maalesef üniversiteden çok birer “Mankurtlaştırma Merkezini” andırmaktadırlar.

Aslında Türkiye’deki üniversitelerin kimler tarafından ve nasıl yönetildiklerini bilirsek, değil onları Amerika’daki üniversitelerle kıyaslamak, onlarla birlikte anmaya bile utanırız. Çünkü bir üniversite düşünün ki istisnalar hariç, sadece diplomalarını ve akademik unvanlarını değil, şahsiyetlerini ve hatta inançlarını da kendilerine referans olanların ayaklarına paspas yapan bir rektör tarafından yönetiliyor. Bir zamanlar vesayetten şikâyet edenlerin uzun iktidarında da üniversitelerdeki vesayet eksilmedi, aksine arttı. Öyle ki, şu veya bu vesayetin pençesinde kıvranmayan bir üniversite gösteremezsiniz.

Peki, öğrencilerimize ne oluyor?

Gençler, öğrenciler! Sizin yitirmeye korktuğunuz neyiniz var ki, Amerika’daki öğrenciler gibi Gazzelilerin yanında yer almıyorsunuz?