• DOLAR 6.807
  • EURO 7.426
  • ALTIN 377.781
  • ...

İslam’ın ilimle ilişkisini inkâr, mevcudatın varlığını inkâr kadar abestir. Bunun için İslam’ın ilimle ilişkisini olumsuz yönde sorgulayan her bakış iflas etmiştir. Buna rağmen, toplumun bilgi kaynaklarına ulaşmasındaki engellerden yararlanarak bu iddiayı sürdürenler de hâlâ vardır.

Analizimizde, İslam’ın bilime verdiği önemi ve İslam dünyasında ilmî gelişmenin durmasının altındaki etkenleri, buna karşı son dönemdeki arayışları özetle ele alacağız. 

İSLAM VE İLMÎ FAALİYETLER

İslam, ilim öğrenmeyi doğrudan emrettiği gibi İslamî emirlerin yerine getirilmesi de ilmi gelişmeyi zorunlu kılmıştır. Örneğin, ibadetlerin zaman açısından başlangıç ve bitiş noktalarının taşıdığı önem, gök cisimlerinin izlenmesini zorunlu hâle getirir. Yine Kıble tespiti ve cihad emrinin bir karşılığı olarak Müslüman fatihlerin gittikleri yerlerde sair yön tespitine duydukları ihtiyaç, geometrinin önemsenmesini sağlar. Müslüman fatihlerin şehirleri fethederken kalelere yönelik harekâtlarda yine geometriye büyük gereksinimleri olmuştur. İslam miras hukukunun ayrıntılı olması ise Müslümanları matematiğe yöneltir.   

“Oku!” emri ile başlayan İslam ilk günden ilmi teşvik etmiştir. Sosyolojik “ötekisi” “cahiliye” olan İslam, insanlık açısından bir bilgi devrimi olarak doğmuş, adeta bir bilgilenme ve bilgilendirme hareketi olarak var olmuştur.

Hz. Peygamber ve Dört Halife Devri’nde Müslümanlar, cahiliye ile mücadele çerçevesinde, Kur’an ve Sünnet’i anlama ile sınırlı kalan ilmî bir faaliyet yaptılar. O dönemde öğrenilen ilimler, ya doğrudan Kur’an ve Sünnet’in manası idi ya da onların anlaşılmasına dönük sarf ve nahiv gibi henüz teşekkülü tamamlanmamış yardımcı ilimlerdi.

Medine’deki Yahudilerin meşhur âlimlerinden, İslam’ı seçen Abdullah b. Selâm, Tevrat ve Talmud’u babasından okumuştu. Ancak onun dahi İslamî ortama taşıdığı ilmî birikim sınırlı kalmış olmalıdır. Zira, henüz oluşum sürecindeki İslamî bilgiye dışarıdan bilgilerin karışmaması yönünde azami titizlik gösterilmiştir.

Bir rivayete göre Hz. Ömer, elinde bir Tevrat sahifesi ile Hz. Peygamber’e geldiğinde Hz. Peygamber tarafından, Kur’an dışındaki kaynaklara yönelmemeleri yönünde dolaylı olarak uyarılmıştır. Bu haber, İslam’ın dinî bilgi esaslarının özgünce oluşması zorunluluğu ile ilişkilendirilmelidir.

Zira İslam’ın henüz ilk günlerinde Medine’de tıbbi bilginin ilgi gördüğü bilinmektedir. Urve b. Zübeyr, Hz. Aişe’ye senin fıkıhta derinliğine şaşmıyorum, zira Peygamberin zevcesisin. Toplum hakkındaki bilgine de şaşmıyorum, zira Ebûbekir'in kızısın. Lâkin ben senin tıptaki geniş bilgine şaşıyorum, deyince Hz. Aişe, bildiklerini Hz. Peygamberin yanında konuşulanlardan edindiğini bildirmiştir.

Yine ilgili rivayetlere göre Hz. Peygamber, Mescidinde Refida adlı sahabe bir kadın için bir çadır kurdurmuştu. Kendisini Müslümanlardan yara alanların hizmetine adayan Hz. Refida, orada cerrahi tedavi yapardı.

İSLAMİYET’TEN ÖNCE İLMÎ GELİŞMELERİN DURUMU

İslamiyet’in ilimde sağladığı başarıyı, tamamen dışarıdan aldığı ilmî birikime bağlayan bir anlayış vardır. Bu anlayışın esası, İslam’ın ilme katkısını küçümsemek için çalışan Oryantalistlerin faaliyetlerine dayanır. O anlayışı bugüne taşıyanlar ise İslam dünyasında Müslümanların 19. yüzyılla birlikte Avrupa’ya açılmasını “içeriden meşrulaştırmak” isteyen bizdeki Batıcılardır. Her iki kesim el ele verince ve onlara cevap verecek güçlü bir ses de olmayınca İslam dünyasında bizzat şuur ehli arasında dahi böyle bir anlayış oluşmuştur.

İslam’dan önce elbette dünyada ilim vardı. Lâkin ilmî faaliyet hem sınırlı hem belirli bir kesimin tekelindeydi. Bütün dünyadaki ilim adamları birkaç elin parmaklarını geçmezdi ve belli merkezlerde toplanmışlardı.

İslam, ilmi faaliyeti toplumsal zemine yaydı, şehirler bir yana küçük kasabaları dahi ilmî faaliyet alanı hâline getirdi. Bununla birlikte İslam, dünyevi ilimler konusunda dışarıdan alımı yanlış değil, aksine gerekli buldu. İslam medeniyeti, bir yıkım ve yok sayma medeniyeti değil, ıslah medeniyetidir. İlim ise kimsenin malı değil, özü itibari ile Allah vergisidir; gelişimi itibari ile de yine Allah’ın izniyle, insanlığın ortak birikimidir. Kimse bu öz ve birikime ipotek koyma hakkına sahip değildir.

Hz. Ömer dönemindeki fetihlerle birlikte Müslümanlar, o günün dünyasında önemli bir ilmî konuma sahip olan İskenderiye, Antakya, Nusaybin ve Cundişapur akademilerine sahip oldular. İlk üçü Bizans, sonuncusu Sasanî hakimiyetindeki her dört akademide de Süryaniler etkindi. Müslümanlar, bu dört akademinin de birikimini önemsediler.

İLMİ MÜSLÜMANLAR EVRENSELLEŞTİRDİLER

Şam’da Muaviye’nin henüz valilik döneminde Yunanca eserlerin Arapça çevirisine yönelik ilgi uyanmıştı. Muaviye’nin hükümdarlık döneminde, İbn Askal, Ebü’l-Hâkem gibi Hıristiyan doktorlar bizzat onun tedavisinde görev almışlardır. Onun torunu Halid b. Yezid ise bizzat kendisi dünyevi ilimler konusunda yol almıştı.

Halit b. Yezid, kimya ve simya ilimleri ile yakından ilgiliydi. İskenderiyeli rahip Maryânos’u Suriye’ye davet ederek ona Grekçe ve Koptçadan konuyla ilgili tercümeler yaptırdı.

“İlk Müslüman filozof” ve “Hakîmü Benî Ümeyye” unvanları ile anılan Halit, Abdülmelik b. Mervân’a kendisi için denizin suyunu tatlı suya dönüştürebileceğini dahi bildirmiştir.

Bilindiği kadar İslam dünyasında bir binaya sahip ilk hastane Abdülmelik döneminde açılmış, Abbâsiler Dönemi’nde ise Harun Reşid sağlık hizmetlerine büyük önem vermiştir. Diğer ilimler konusunda ise Halife Me’mun döneminde Cundişapur Akademisi’nin birikimi de değerlendirilerek 813-815 yılları arasında bir düşünce ve çeviri merkezi olarak Beytülhikme inşa edilmiştir.

Bu aşamadan sonra, Müslümanlar, Oryantalistlerin de zorunlu olarak kabul ettikleri üzere Doğu ve Batı’yı ilimde buluşturan mekanizmaya sahip olmuşlar. Böylece insanlık, tarihinde ilk kez evrensel ilim sürecine geçmiştir. Müslümanların bu hizmetiyle insanlık, tarihinde ilk kez dünyanın herhangi bir yerindeki ilmî gelişmeden istifade etme imkânı bulmuştur. İlmin Müslümanlar eliyle bu şekilde evrenselleşmesi, Hz. Peygamber’in bütün insanlığa peygamber olarak gönderilmesiyle ilişkili bir mucizenin izharıdır aynı zamanda.

Hicri 4, Miladi 10. yüzyıla geldiğimizde ise insanlık, Müslümanların tıp, matematik, geometri ve sair ilimlerdeki faaliyetleri sayesinde o güne kadar bilinen en büyük ilmî gelişmeye ulaşmıştır.

İSLAM DÜNYASINDA İLMÎ GELİŞMENİN DURAKLAMASI

Lâkin Müslümanların ilimde bu kadar ileride oldukları bir dönem, onların aynı zamanda siyasi ve askeri bakımdan geriledikleri dönem olmuştu. Bundan dolayı Müslümanlar, başta felsefe olmak üzere ifrat gerekçesiyle, ilmî gelişmeleri disiplin altına almaya yönelmişlerdir. Bu yönelişin kökleri daha Gaznelilere dayansa da öncü kurumu Nizamiye Medreseleri, öncü ismi ise İmam Gazzâlî’dir.

Oryantalistler, şeytanî bir yaklaşımla Gazzâlî’yi İslam dünyasında ilmi gelişmeyi durduran şahsiyet diye tanıtırlar. Oysa durum, bundan tamamen farklıdır.

Gazzâlî, sadece pratikte karşılığı olmayan ve Müslümanlar arasında ihtilafı derinleştiren bir ilmî yaklaşım yerine, tatbik edilebilir ve Müslümanları bütünleştirici bir ilmî faaliyet önermiştir. O, Tuhfetü'l Felasife adlı eseri ile felsefi yaklaşımlara derin bir eleştiri getirmiş, İhyâü Ulûmi'd-Dîn adlı eseri ile ise bireysel ve toplumsal ıslahı sağlayıp Müslüman kamu düzeni ve devletini yeniden inşa edecek pratik ilmi öne çıkarmıştır.

Gazzâli sonrasındaki ilk çağda, Zengî ve Eyyûbî devirleri İslam dünyasının ilim açısından en verimli dönemlerindendir. Bu dönemde iddia edilenin aksine Seyfeddîn el-Amidî gibi felsefeciler de yetişmiştir. Yine o günün dünyasında teknolojiyi geliştirmeye çalışan Ebü’l İz el-Cezerî de o dönemin alimidir. İslam tarihinde uzun bir aradan sonra, ilk kez bu dönemde kadınlar da ilmî faaliyetlere aktif olarak katılmışlar ve müderriselik yapmaya başlamışlardır.

O dönemde ilimde dışarıdan istifade de en geniş şekilde devam etmiştir. Nûreddin Zengî, Şam’da sağlık bilimlerinin ihyasında Hıristiyan doktorlardan genişçe istifade etmiş, onlar üzerinden Müslüman doktorlar yetiştirmiş, Selâhaddîn-i Eyyûbî ise Yahudilerin Mısır cemaatinin reisi İbn Meymûn’un Endülüs’ten getirdiği tıbbi birikimi İslam alemine taşımıştır.

Ne yazık ki aynı devirde Bağdat’ta etkin olan “saklı bir cebriyecilik”, İslam aleminde Hanbeliliği bir itikat mezhebine dönüştürerek Şam ve Mısır’da yayılmıştır. “Saklı cebriyecilik”, cebriyeci olduğunu reddederek insan iradesinin vakalar üzerindeki etkisinin sıfır olduğunu örtük bir dille öne sürmüştür. Kadim Cebriye, Müslümanları namaz gibi ibadetlerden alıkoyarken bu saklı cebriye, Müslümanların şuur altlarında dünyevi ilimlerle uğraşmasının anlamsız olduğuna dair bir kanaat oluşturmuştur.

Yüz elli yıl sonra bu akım, İslam aleminin bütün kesimlerini, en keskin muhalifleri de dahil, etkisi altına almaya başlamıştır. Osmanlı’da ise akım, 16. yüzyılda öne çıkmış ve Osmanlı’nın ilmî faaliyetlerini etkiler duruma gelmiştir.

19. yüzyıla geldiğimizde Müslümanlar, bu akımı Halid-i Şehrezurî (el-Bağdadî) öncülüğünde sorgulamaya başladılar. Şeyh Halid, “Kader Risalesi” diye bilinen eseriyle Müslümanların başına gelen vakalarda iradelerinin payını izah etmiştir.

Müslümanlar, 20. yüzyılda bu sorgulamayı bitirdiler ve yeniden ilmî üretime başladılar. Yakın bir dönemde büyük bir finans kaynağıyla saklı cebriyecilik Müslümanların arasında yeniden yayılmaya çalışıldıysa da günümüzde bu akım artık iflas etmiştir.

Bilgi çalışmaları ise son dönemde “Bilginin İslamileştirilmesi” ya da “yeniden İslamî bilginin üretilmesi” akımıyla büyük bir gelişme göstermiştir. Malezya’dan Nakib el-Attâs ve yakınları ile ABD’de şehit edilen Prof. Raci el-Farukî gibi isimler, bu akımın kavramlarını oluştururken Türkiye’den Fuat Sezgin ise araştırmalarıyla bu akıma büyük katkı sağlamıştır.

Neticede günümüzde yeniden “Müslüman Bilim Adamı” kavramı oluşmuş, yeni nesil bir Müslüman doktor, Müslüman kimyager, Müslüman fizikçi yetişmeye başlamıştır.

Dünya bu gerçekliği görüyor ve özellikle Siyonizm-Evanjelizm koalisyonu, dünya iktidarını elinden alacak bu muazzam gelişmenin önüne geçmeye çalışıyor. İslam aleminde Batı’yı taklit eden bir güruh da kısmen onların da etkisi ve finansmanıyla, hâlâ ışığı yanlış yerde arayarak, büyük bir kompleks içinde bu gerçekliğe gözlerini kapatıyor.

Türkiye’de Korona vakasından sonra Müslümanlarla bilim arasındaki ilişkiyi olumsuz yönde sorgulamaya dönük iddiaları bu güruhtan sadır olmaktadır.

Onlar, gözlerini hakikate kapatıyorlar. Ancak gözlerini kapatmaları, hakikati ortadan kaldırmaz; sadece onları dünyanın gerisinde bırakır.