Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Türkiye Kültür Yolu Festivali’ni "ülkenin kültürel dönüşümünün güçlü bir temsilcisi" olarak nitelendirirken; sınırımızdaki savaş, derinleşen enerji krizi ve ekonomik darboğaz, "Bu ortamda festival mi yapılır?" sorusunu gündeme taşıdı.
Türkiye Kültür Yolu Festivali başlıyor. Festival, 25 Nisan 2026 tarihinde Şanlıurfa’da başlayacak, 15 Kasım 2026’da Adana’da sona erecek. Yaklaşık 8 ay sürecek festival 26 ilde gerçekleştirilecek.
Sınır hattımızda devam eden çatışmalar insani kayıpların yanı sıra bölgedeki enerji ile su tesislerinin doğrudan risk altında olması istikrar tartışmalarını tetikliyor. Tüm dünyada ekonomiyi sarsan savaş iklimi, Türkiye’de de özellikle enerji zamları ve hayat pahalılığı olarak kendini hissettirirken, devasa bütçeli festivallerin öncelik sırası sorgulanıyor.
Ekonomistlerin ve sosyal politika uzmanlarının dikkat çektiği temel nokta ise "kaynak yönetimi". Enerji fiyatlarındaki artışın hane halkı üzerindeki yükü her geçen gün ağırlaşırken, vatandaşlar ve sivil toplum temsilcileri eleştirilerini dile getiriyor.
Vatandaşa göre öncelik sosyal yardım olmalı. Festival organizasyonlarına ayrılan milyonlarca liralık kaynağın, ekonomik krizle boğuşan dar gelirli kesimlere sosyal yardım olarak aktarılması gerektiği savunuluyor.
Bölgedeki kritik altyapı tesislerinin risk altında olduğu ve bu durumun tüm dünyayı olumsuz etkileyeceği bir dönemde, bütçenin eğlence odaklı etkinlikler yerine stratejik savunma ve altyapı güçlendirme çalışmalarına kaydırılması talep ediliyor.
Ayrıca dünya genelinde ekonomik bir daralma yaşanırken ve komşu coğrafyalarda insanlık dramları sürerken, festival planlarının toplumun geniş kesimlerinin gerçekliğiyle örtüşmediği ifade ediliyor.
Bakan Ersoy festivalin Türkiye’nin marka değerini artırdığını ve kültürü tabana yaydığını savunsa da, sokaktaki vatandaşın önceliği "kültürel dönüşümden" ziyade "ekonomik sürdürülebilirlik" gibi görünüyor. Savaşın ve ekonomik krizin gölgesinde gerçekleştirilen bu etkinlikler, "sanatın iyileştirici gücü" sloganı ile "hayatın zorlu gerçekleri" arasındaki makasın ne kadar açıldığını bir kez daha ortaya koyuyor.