Bugün dünyada yaşanan savaşlar, krizler ve tedarik zinciri kırılmaları, gıdanın doğrudan bir güç ve güvenlik meselesi olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Türkiye için de tarımda ve hayvancılıkta üretimi artırmak, gıda güvenliğini merkeze alan yeni bir stratejiye yönelmek artık bir tercih değil zorunluluk haline geliyor.
Bu kapsamda Burdur Mehmet Akif Ersoy University (MAKÜ) öncülüğünde yürütülen model çiftlik projesi kapsamında, gençlere teknoloji destekli çiftlikler kurulacak, maaş verilecek ve belirli bir sürenin ardından bu çiftlikler kendilerine devredilecek.
MAKÜ Rektörü Hüseyin Dalgar, projenin Türkiye genelinde tarım ve hayvancılığı yeniden cazip hale getirmeyi hedeflediğini belirterek, “40 bin çiftlik kurarak 40 bin genci üretime kazandırmayı amaçlıyoruz” dedi.
Projeye katılan gençlere, çiftlik kurulduktan sonra bekar olanlara 2 asgari ücret, evli olanlara ise 3 asgari ücret maaş verilecek. Belirli bir sürenin ardından ise kurulan çiftlikler gençlere devredilecek.
Dalgar, gençlere “Köyünde arazi göster, çiftliğini kuralım, maaş verelim ve sonunda sana bırakalım” modelinin uygulanacağını ifade etti.
Projede robotik sistemlerin aktif olarak kullanılacağı belirtilirken, yem itme, sağım, gübre temizleme ve yem karma robotlarının verimi doğrudan artırdığı vurgulandı.
Dalgar, teknolojiyi kullanan gençlerin süt verimini önemli ölçüde artırabileceğini belirterek, “25 litre yerine 45 litre üretim mümkün. Sorun fiyat değil, verim” dedi.
Projede beton yapılar yerine sökülebilir prefabrik sistemler tercih edilecek. Böylece tarım arazilerinin zarar görmemesi sağlanacak.
Ayrıca hayvancılıkta maliyetleri düşürmek için embriyo üretimi çalışmalarına da dikkat çekildi. Yurt dışından 1000–3000 dolar arasında ithal edilen embriyoların, yerli üretimle 100 dolar seviyesine düşürülmesi hedefleniyor.
Türkiye’nin yıllık yaklaşık 4 milyar dolarlık soya ithalatına dikkat çeken Dalgar, yem maliyetlerini düşürmeye yönelik alternatif üretim modelleri üzerinde de çalışmaların sürdüğünü söyledi.
KÖYE DÖNÜŞ VE GIDA GÜVENLİĞİ İÇİN ÖNEMLİ ADIM
Türkiye’de tarım ve hayvancılık sektörünün yeniden ayağa kaldırılması için geliştirilen model çiftlik projeleri, sadece üretimi artırmayı değil, aynı zamanda genç nüfusu kırsala yönlendirmeyi hedefleyen stratejik bir adım olarak görülüyor. Uzmanlar, bu tür projelerin ülke genelinde yaygınlaştırılması gerektiğine dikkat çekerken, köye dönüşü teşvik edecek destek mekanizmalarının güçlendirilmesinin hayati önem taşıdığını vurguluyor.
Son yıllarda artan maliyetler, kırsaldan kente göç ve üretimde yaşanan daralma, Türkiye’nin gıda arz güvenliği konusunda daha kırılgan hale gelmesine yol açtı. Bu tablo karşısında teknoloji destekli modern çiftlik modelleri, hem verimliliği artırma hem de gençleri üretim sürecine dahil etme açısından güçlü bir çözüm olarak değerlendiriliyor.
Uzmanlara göre, gençlere sadece finansal destek sağlamak yeterli değil; aynı zamanda sürdürülebilir bir üretim modeli sunulmalı. Maaş, altyapı ve mülkiyet devri gibi unsurları bir arada barındıran sistemler, kırsalda kalıcılığı artıran en önemli faktörler arasında yer alıyor. Bu yaklaşım, tarımı geçici bir uğraş olmaktan çıkarıp uzun vadeli bir yaşam modeline dönüştürme potansiyeli taşıyor.
Öte yandan, köye dönüşü cazip hale getirmek için devlet desteklerinin artırılması gerektiği ifade ediliyor. Barınma, eğitim, sağlık ve sosyal imkanların kırsalda güçlendirilmesi, gençlerin şehirden köye yönelmesinde belirleyici rol oynayacak. Özellikle aile kurma aşamasındaki gençlere yönelik özel teşvikler, demografik denge açısından da kritik görülüyor.
Gıda güvenliği ise bu sürecin en stratejik boyutunu oluşturuyor. Küresel krizler, savaşlar ve tedarik zinciri kırılmaları, ülkelerin kendi kendine yetebilme kapasitesini her zamankinden daha önemli hale getirdi. Tarım ve hayvancılıkta dışa bağımlılığı azaltacak projelerin yaygınlaşması, sadece ekonomik değil, aynı zamanda milli güvenlik meselesi olarak da değerlendiriliyor.
Teknoloji entegrasyonu da üretimde yeni bir dönemin kapısını aralıyor. Akıllı tarım sistemleri, robotik uygulamalar ve veri odaklı üretim teknikleri sayesinde daha az maliyetle daha yüksek verim elde edilebiliyor. Bu da hem üreticinin kazancını artırıyor hem de tüketiciye daha uygun fiyatlı ürün sunulmasını sağlıyor.
MİLYONLARCA EV GENCİMİZ VAR
İngilizce’de NEET olarak tanımlanan ve Türkiye’de “ev genci” olarak adlandırılan milyonlarca genç ne eğitimde ne istihdamda yer alıyor.
Türkiye’de sayıları 4 milyonu aşan bu gençler, çalışma hayatına katılmak istese de yön bulamama, işsizlik ve beklenti uyumsuzluğu gibi nedenlerle sistemin dışında kalıyor. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre genç nüfusta bu oran yüzde 22,9 seviyesine ulaşmış durumda. Bu tablo, ciddi bir iş gücü atıl kapasitesine işaret ediyor.
Uzmanlara göre, milyonlarca gencin üretim dışında kalması doğrudan milli gelir kaybı anlamına geliyor. Potansiyel iş gücünün kullanılmaması, ekonomik büyümenin sınırlanmasına yol açarken, bazı gençlerin kayıt dışı ve riskli alanlara yönelmesi ise güvenlik açısından ayrı bir tehdit oluşturuyor.
Uzmanlar, özellikle tarım ve hayvancılık sektörünün bu potansiyel için önemli bir fırsat sunduğunu belirtiyor. Teknoloji destekli modern üretim modelleriyle gençlerin kırsala yönlendirilmesi, hem iş gücü sorununa çözüm olabilir hem de stratejik bir alan olan gıda üretimini güçlendirebilir.
Tarım sektöründe uygulanacak projelerle Gençlere düzenli gelir sağlanabilir ve uygulamalı eğitim verilerek meslek kazandırılabilir.
Belirli bir sürenin ardından da üretim araçlarının devriyle kalıcı istihdam oluşturulabilir
Bu tür modeller, ev gençlerini pasif konumdan çıkararak doğrudan üretimin parçası haline getirme potansiyeline sahip.
KENDİ KENDİNE YETEMEYEN SİSTEM ÇÖKER
Bugün savaşın ortasında yaşananlar, gıda meselesinin ertelenemez bir güvenlik başlığı olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Ortadoğu’da yükselen savaş gerilimi, enerji piyasalarının ardından şimdi de gıda güvenliği tartışmalarını merkezine almış durumda.
Körfez ülkelerinde bugün için market rafları dolu, tedarik zincirleri çalışıyor ancak bu gerçek bir güvenlikten çok, dışa bağımlı bir sistemin geçici dengesi. Çünkü bölge ülkeleri, gıda üretimi açısından dünyanın en kırılgan coğrafyalarından biri olarak kabul ediliyor.
Başta Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar olmak üzere Körfez ülkeleri, temel gıda ihtiyaçlarının büyük bölümünü ithalat yoluyla karşılıyor. Körfez ülkelerinde gıdanın %70 ila %90’ı ithal ediliyor Suudi Arabistan, buğday üretimini büyük ölçüde azaltarak ithalata yöneldi. BAE, gıda ihtiyacının yaklaşık %85’ini dışarıdan karşılıyor.
Yüksek gelir seviyeleri sayesinde bu durum uzun yıllardır bir sorun olarak görülmese de, savaş gibi olağanüstü dönemlerde bu modelin ne kadar sürdürülebilir olduğu ciddi biçimde sorgulanıyor. Çünkü mesele sadece parayla ürün satın almak değil; o ürünün kriz anında bulunabilir olup olmadığı.
Bölgenin gıda akışı büyük ölçüde deniz yollarına bağlı. Özellikle Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı gibi kritik geçiş noktaları, sadece petrolün değil aynı zamanda tahıl ve temel gıda ürünlerinin de ana arterleri konumunda. Savaşın bu hatlarda yaratacağı en küçük aksama bile, zincirleme bir etkiyle tedarik sistemini sarsabilecek potansiyele sahip. Navlun maliyetlerinin yükselmesi, sigorta giderlerinin katlanması ve gemi trafiğinin aksaması, raflara yansıyan fiyatları doğrudan etkiliyor.
Bunun için Körfez ülkeleri bu riski yüksek stok kapasitesiyle dengelemeye çalışıyor. Ancak bu stokların sınırsız olmadığı biliniyor. Uzayan bir savaş senaryosunda, mevcut sistemin sürdürülebilirliği ciddi biçimde tartışmalı hale gelebilir. Özellikle küresel tedarik zincirlerinin aynı anda baskı altına girdiği bir ortamda, alternatif kaynak bulmak da her zamanki kadar kolay olmayacaktır.
Artık gıda, sadece ekonomik bir meta değil, doğrudan bir güvenlik meselesi olarak değerlendiriliyor. Körfez ülkeleri yüksek alım gücü sayesinde bugüne kadar bu kırılganlığı yönetebildi. Ancak savaşlar, krizler ve küresel dalgalanmalar, paranın tek başına yeterli olmadığını açık biçimde ortaya koyuyor. Tedarik zinciri çöktüğünde, ithalata dayalı sistemler en zayıf halkaya dönüşüyor.
Ortaya çıkan manzara, başka ülkeler için de dikkat çekici bir uyarı niteliği taşıyor. Kendi kendine yetebilen üretim kapasitesi, sadece ekonomik bağımsızlık değil, aynı zamanda krizlere karşı direnç anlamına geliyor. Tarım ve hayvancılıkta sürdürülebilir bir üretim modeli kuramayan ülkeler, küresel kırılmalar karşısında hızla savunmasız hale gelebiliyor.
Bugün soykırımcı israil ve ABD’nin saldırılarıyla hedef alınan, ekonomik olarak baskı altına alınmaya çalışılan İran’da en çok merak edilen başlıklardan biri de gıda arzının akıbeti. Enerji, finans ve savunma kadar kritik bir diğer alan olan gıda güvenliği, savaşın seyrine bağlı olarak doğrudan etkilenebilecek stratejik bir unsur olarak öne çıkıyor. Ancak ortaya çıkan tablo, İran’ın bu alanda Körfez ülkelerinden farklı bir pozisyonda olduğunu gösteriyor.
İran, geniş coğrafyası ve farklı iklim kuşakları sayesinde tarımsal üretim kapasitesine sahip bir ülke. Bu durum, onu Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar gibi gıda ihtiyacının büyük bölümünü ithalatla karşılayan ülkelerden ayrıştırıyor. İran’da temel gıda ürünlerinin önemli bir kısmı ülke içinde üretilebiliyor. Buğday, sebze-meyve ve süt ürünlerinde iç talebi karşılayabilecek bir üretim altyapısı bulunuyor.
Bu yapı, savaş koşullarında İran’a kritik bir avantaj sağlıyor. Çünkü tedarik zincirlerinin kesintiye uğraması durumunda tamamen dışa bağımlı sistemlerin aksine, iç üretim belirli bir dengeyi koruyabiliyor. Bu nedenle İran’da kısa vadede “raf boşalması” gibi ani kriz senaryoları, Körfez ülkelerine kıyasla daha düşük bir ihtimal olarak değerlendiriliyor.
KÜRESEL KRİZLER GIDAYI STRATEJİK SİLAH HALİNE GETİRDİ
Dünya, son yıllarda art arda yaşanan krizlerle birlikte tarım ve gıdanın yalnızca ekonomik bir faaliyet olmadığını, doğrudan bir güvenlik meselesi olduğunu acı biçimde tecrübe ediyor. Pandemiyle başlayan kırılma, savaşlar ve iklim krizinin etkisiyle derinleşirken, ülkelerin kendi gıdasını üretme kapasitesi artık askeri ve enerji gücü kadar kritik bir unsur olarak değerlendiriliyor.
Bu dönüşümün en çarpıcı örneklerinden biri Rusya-Ukrayna Savaşı oldu. Savaş öncesinde Rusya ve Ukrayna, küresel buğday ihracatının yaklaşık yüzde 30’unu karşılıyordu. Savaşla birlikte limanların kapanması ve sevkiyatların aksaması, dünya genelinde gıda fiyatlarının hızla yükselmesine yol açtı. Birleşmiş Milletler verilerine göre 2022’de küresel gıda fiyat endeksi tarihi zirveleri gördü ve özellikle Afrika ile Orta Doğu’da milyonlarca insan için gıdaya erişim daha da zorlaştı.
Sadece savaşlar değil, İklim Değişikliği de tarım üretimini doğrudan tehdit ediyor. Son yıllarda Hindistan’da aşırı sıcaklar nedeniyle buğday rekoltesi düşerken, Çin’de yaşanan seller tarım arazilerini tahrip etti. Avrupa’da ise kuraklık nedeniyle mısır üretimi son yılların en düşük seviyelerine geriledi. Uzmanlara göre iklim kaynaklı verim kayıpları bazı bölgelerde yüzde 20’lere kadar ulaşmış durumda.
bu gelişmeler, ülkeleri korumacı politikalara yöneltti. Hindistan, dünya pirinç ihracatının yaklaşık yüzde 40’ını gerçekleştirirken, iç piyasayı korumak amacıyla ihracata kısıtlamalar getirdi. Rusya dönem dönem tahıl ihracatına kota uygularken, Endonezya palm yağı ihracatını geçici olarak durdurdu. Bu tür adımlar, küresel piyasada arzın daralmasına ve fiyatların daha da yükselmesine neden oldu.
Körfez ülkeleri, gıda ihtiyacının yüzde 80 ila 90’ını dışarıdan karşılıyor. Bu ülkeler, yüksek gelirleri sayesinde bugüne kadar bu modeli sürdürebildi. Ancak savaş ve kriz dönemlerinde tedarik zincirlerinin aksaması, bu yapının ne kadar riskli olduğunu ortaya koydu. Bu nedenle son yıllarda Afrika ve Asya’da tarım arazisi satın alma eğiliminde ciddi artış gözleniyor.
Öte yandan gelişmiş ekonomiler de bu yeni gerçeklikle yüzleşmek zorunda kaldı. Avrupa Birliği, pandemi ve savaş sonrası dönemde tarım politikalarını yeniden gözden geçirerek üretici desteklerini artırdı. Stratejik gıda stoklarının güçlendirilmesi ve yerli üretimin teşviki, Avrupa’nın öncelikli gündem maddeleri arasına girdi.
Tüm bu veriler, küresel sistemde yeni bir kırılma yaşandığını ortaya koyuyor. Artık hem üretmek hem kriz anlarında üretimi sürdürebilmek, tedarik zincirlerini koruyabilmek ve dışa bağımlılığı minimize edebilmek önemli. Çünkü son yıllarda yaşanan gelişmeler, paranın tek başına gıda güvenliğini garanti edemediğini açık biçimde gösterdi.
Uzmanlara göre önümüzdeki dönemde ülkeler arasında rekabet, enerji kadar gıda üzerinden de şekillenecek. Tarımsal üretim kapasitesine sahip olan ülkeler avantajlı konuma geçerken, dışa bağımlı ekonomiler her küresel şokta daha derin risklerle karşı karşıya kalacak.