Uluslararası sistemin son derece hassas bir dönemden geçtiği, ABD’nin ticari baskıları ile küresel ekonomik düzenin yapısında yaşanan derin dönüşümlerin kesiştiği bir anda, Avrupa–Hindistan anlaşması güç dengelerinin yeniden şekillendiğine işaret eden en anlamlı gelişmelerden biri olarak öne çıkıyor. Bu süreçte altın da, doların parasal nüfuzundaki gerilemeye karşı bir korunma aracı ve güvenli liman olarak yeniden sahnenin merkezine yerleşiyor.
Bu çerçevede NeoVision’un kurucu ortağı ve CEO’su Dr. Ryan Limand, “Business with Lubna” programına verdiği demeçte, bu dönüşümleri birbiriyle bağlantılı biçimde ele alan analitik bir değerlendirme sundu. Limand, yeni ticaret anlaşmaları, ABD baskıları, ekonomik mücadele araçlarının değişimi ve nihayetinde altının küresel finansal sistemde giderek artan rolü arasında doğrudan bir bağ kurdu.
Limand analizine, Avrupa’nın açık yapısal krizler yaşamasına rağmen ekonomik anlamda hala ABD’ye karşı durabilecek kapasiteye sahip olduğunu vurgulayarak başladı. Avrupa kıtasının karşı karşıya olduğu başlıca sorunlar arasında ekonomik büyümedeki yavaşlama ve küresel ekonomi içindeki göreli ağırlığının azalması bulunduğunu belirtti. Avrupa ekonomisinin küresel ekonomiye katkısının, yirmi yıl önce yaklaşık yüzde 26 iken bugün yüzde 14’ün altına düştüğüne dikkat çekti. Buna ek olarak göç krizlerinin derinleşmesi, vergilerin artması ve yapısal sorunların birikmesi gibi problemleri de sıraladı.
Buna rağmen Limand, Avrupa’nın uygarlık açısından en eski ve bu alanda en ileri kıta olmayı sürdürdüğünü, bunun da ABD karşısında askeri çatışma mantığının dışında kalan, alışılmışın ötesinde baskı araçları sağladığını vurguladı.
“Nükleer seçenek”: Ekonomik silah olarak ABD Hazine tahvilleri
Bu bağlamda Limand, Avrupa’nın Washington üzerinde gerçek baskı kurabileceği iki temel araçtan söz etti ve bunların başında ABD Hazine tahvillerinin geldiğini ifade etti.
Bu dosyada yaşananları “nükleer seçenek” olarak nitelendiren Limand, Davos Forumu sırasında ABD Başkanı Donald Trump’a doğrudan bir mesaj verildiğini, Grönland dosyasına ilişkin politikaların sürmesi hâlinde Avrupalıların ABD Hazine tahvillerini satabileceği yönünde bir tehdidin dile getirildiğini söyledi.
Limand, kendi ifadesiyle özel bilgilerine dayanarak, bu tehdidin yalnızca teorik düzeyde kalmadığını, Danimarka’nın ABD tahvillerindeki varlığının bir bölümünü fiilen satmaya başladığını belirtti. Bu adımın, Avrupa’nın ciddiyetini göstermek amacı taşıdığını vurguladı. Resmi bir Avrupa müttefikleri açıklaması yapılmamış olsa da rakamların bu sürecin başladığını gösterdiğini ifade eden Limand, bu eğilimin yayılması durumunda ABD yönetimi için büyük bir sorun teşkil edeceğini söyledi.
Sanayi entegrasyonu: Aynı anda hem zayıflık hem güç
Limand analizini Atlantik’in iki yakası arasındaki sanayi entegrasyonuna genişletti ve dünyanın en gelişmiş savaş uçağı olarak nitelendirilen F-35’i örnek gösterdi. Bu uçağın bileşenlerinin yaklaşık yüzde 26’sının Avrupa sanayisi tarafından üretildiğine dikkat çekti. Rolls-Royce gibi şirketlerin bu programda kilit rol oynadığını belirten Limand, motorların çekilmesi ya da tedarik zincirlerinin aksatılmasının tüm projeyi felç edebileceğini söyledi.
Bu nedenle Limand’a göre Avrupalılar, ABD ile askeri bir savaşa giremeyecek olsalar bile, her iki tarafın da kayba uğrayacağı, ancak bedelinin tek taraflı olmayacağı bir ekonomik savaşa girme kapasitesine sahip.
Uluslararası ilişkilerde “zorbalık” mantığı
Limand, ABD’nin uluslararası ilişkilerdeki tutumunu “zorbalık” kavramı üzerinden tanımlayarak, bu yaklaşımın karşı tarafı iki seçenekle baş başa bıraktığını söyledi: Boyun eğmek ya da karşı koymak. Boyun eğmenin bir çözüm olmadığını vurgulayan Limand, zorbanın aslında zayıflıkla hareket ettiğini ve bu zayıflığı gizlemeye çalıştığını belirtti.
Kanada örneğini veren Limand, eski Başbakan Mark Carney’nin Washington’la yaşanan gerilimi akıllıca yönettiğini, Kanada’nın nadir madenler ve petrol başta olmak üzere sahip olduğu büyük doğal kaynaklara dayandığını söyledi. Kanada’nın, beklenen kayıplara rağmen, baskı politikalarına sınır çizecek anlaşmalar ve bloklaşmalar yoluyla bu süreçten “onurunu koruyarak” çıkabileceğini savundu.
Müzakere rolleri ve NATO’nun dağılma ihtimali
Avrupa’nın tutumuna ilişkin olarak Limand iki olasılık ortaya koydu. İlki, Avrupalıların Washington’la müzakerelerde rol paylaşımı yapması; bir tarafın sert, diğerinin daha yumuşak bir çizgi izlemesi. Bunun, övgüye ve kuşatma sinyallerine yanıt verme eğilimi olan, kendine özgü bir müzakere karakterine sahip bir başkandan taviz koparmayı hedefleyen bilinçli bir strateji olabileceğini söyledi.
İkinci olasılık ise NATO’nun geleceğiyle ilgiliydi. Limand, ABD’nin NATO’dan çekilmesinin fiilen ittifakın sonu anlamına geleceği uyarısında bulunarak, böyle bir durumda NATO Genel Sekreterliği makamının işlevsiz kalacağını ve bunun Batı’nın güvenlik mimarisinin bütünüyle yeniden şekillenmesinin önünü açacağını ifade etti.
Altın: “Taş”tan parasal tarihin aynasına
Limand’ın konuşmasının en geniş bölümü altına ayrıldı. 2017 yılına, ons fiyatının 2000 doların altında olduğu döneme dönen Limand, Goldman Sachs gibi büyük kurumların altının zirveye ulaştığını savunduğu bir süreçte, kendisinin altın konusunda olumlu bir görüşe sahip olduğunu anlattı. Bir yatırım yöneticisi olarak bu yaklaşımı nedeniyle eleştirildiğini, ancak inancını derin bir tarihsel okumaya dayandırdığını söyledi.
Limand, büyük medeniyetlerin seyrini hatırlatarak, zirve döneminde 38 milyon kilometrekarelik bir alanı kontrol eden Britanya İmparatorluğu’ndan söz etti. O dönemde sterlinin küresel rezerv para olduğunu, Birinci Dünya Savaşı sırasında altınla bağının koparıldığını, ardından İkinci Dünya Savaşı sonrasında ağırlık merkezinin ABD’ye kaydığını ve Bretton Woods Anlaşması ile doların altına bağlandığını hatırlattı.





