Güncel

Pakistan-Türkiye-Suudi Arabistan ittifakı gerçekleşirse ne olur?

Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan arasında bir ortaklık kurulması halinde, askeri caydırıcılığı yüksek, diplomatik etkisi güçlü ve İslam dünyasında denge değiştirici yeni bir güç merkezi ortaya çıkabilir. Peki bu mümkün mü?

Abone Ol

Bölgenin özelde, uluslararası sistemin genelde derin dalgalanmalar yaşadığı; yeni ittifakların yeniden gündeme geldiği bir dönemde, Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan arasında olası bir üçlü ittifak kurulması meselesi, mevcut aşamada bölgenin en dikkat çekici başlıklarından biri haline geldi. Halen ileri düzey istişare aşamasında bulunan bu ittifak, geçici ya da belirli bir duruma özgü bir güvenlik anlaşması olarak değil; Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan ve genel olarak İslam dünyasının karşı karşıya olduğu ortak tehditlere karşı bölgesel dengeleri yeniden şekillendirmeyi amaçlayan stratejik bir girişim olarak değerlendiriliyor.

Pakistan Savunma Üretimi Bakanı Rıza Hayat Hiraç, bu ayın 15’inde yaptığı basın açıklamasında, Pakistan-Türkiye-Suudi Arabistan arasında bir savunma ittifakı taslağının yaklaşık bir yıllık müzakerelerin ardından hazırlandığını, nihai mutabakata varılması için görüşmelerin sürdüğünü ve bunun resmi imzaya zemin hazırladığını açıkladı. Hiraç, bu ittifakın geçen yıl Pakistan ile Suudi Arabistan arasında imzalanan ikili ortak savunma anlaşmasından farklı olduğunu belirtirken, üçlü ittifakı ikili anlaşmadan ayıran unsurlara dair ayrıntı vermedi.

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, geçtiğimiz eylül ayında Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ile birlikte, iki ülkenin güvenliğini güçlendirmeyi ve bölgede barış ile istikrarı sağlamayı hedefleyen “Ortak Stratejik Savunma Anlaşması”nı imzalamıştı. Suudi Arabistan Resmî Haber Ajansı (SPA), söz konusu anlaşmanın savunma alanındaki iş birliğini geliştirmeyi ve ortak caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçladığını, anlaşmaya göre iki ülkeden birine yönelik herhangi bir saldırının her iki ülkeye yapılmış sayılacağını duyurmuştu.

Başbakan Şerif de o dönemde yaptığı açıklamada, bu anlaşmayla Pakistan’ın Suudi Arabistan için önemli bir güvenlik ortağı haline geldiğini ve “Haremeyn’in savunmasında kilit bir rol üstleneceğini” ifade etmişti. Şerif, ortak savunma anlaşmasının, herhangi bir ülkeye yönelik saldırının derhal ve ortak şekilde karşılık bulmasını öngördüğünü vurgulamıştı.

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise ayın 15’inde düzenlediği basın toplantısında, Ankara’nın Suudi Arabistan ve Pakistan ile mevcut savunma ittifakına katılım konusunda görüşmeler yürüttüğünü açıklamıştı. Fidan, “Şu anda görüşmeler ve müzakereler sürüyor, ancak henüz imzalanmış bir anlaşma yok” demiş, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın vizyonunun daha geniş ve kapsayıcı olduğunu ve daha büyük bir platform oluşturmayı hedeflediğini belirtmişti.

Pakistan-Türkiye-Suudi Arabistan ittifakının önemi

Bu olası ittifakın önemi, üç ülkenin her birinin kendi bölgesinde sahip olduğu ağırlık ve nüfustan kaynaklanıyor. Suudi Arabistan, İslam dünyasının ekonomik ve dini merkezlerinden biri olarak bölgesel güvenlikte ve enerji piyasalarının istikrarında kilit rol oynarken; Türkiye, Orta Doğu ve Kafkasya’da etkili bir askeri ve sanayi gücü olarak öne çıkıyor. Pakistan ise İslam dünyasının tek nükleer gücü ve Güney Asya’nın başlıca aktörlerinden biri konumunda.

Bu üç ülke arasında ortak savunmaya dayalı bir ittifak kurulması, günümüzde karşı karşıya kalınan güvenlik ve siyasi tehditlerin tekil politikalarla yönetilemeyeceğini, bunun yerine safların birleştirilmesi ve bütüncül stratejiler geliştirilmesi gerektiğini gösteriyor.

Türkiye-Pakistan ilişkileri 1947’de Pakistan’ın kuruluşuna kadar uzanırken, Ankara bu süreçte Pakistan’ı tanıyan ve Birleşmiş Milletler üyeliğini destekleyen ilk ülkelerden biri oldu. Pakistan-Suudi Arabistan ilişkileri ise dini, siyasi ve güvenlik temelleri üzerine inşa edildi. Türkiye-Suudi Arabistan ilişkileri ise zaman zaman rekabet, zaman zaman iş birliği dönemlerinden geçerek günümüzdeki yakınlaşma noktasına ulaştı.

Türkiye-Pakistan ve Pakistan-Suudi Arabistan hatları tarihsel derinliğe ve siyasi istikrara dayanıyor ve bu bağlar yalnızca dönemsel çıkarlarla sınırlı değil. Söz konusu ülkeler, Pakistan’ın kuruluşundan itibaren verdiği siyasi destek ve Keşmir meselesinde uluslararası platformlarda sergilenen ortak tutum, karşılıklı güvenin temelini oluşturan unsurlar arasında yer alıyor.

Pakistan’ın nükleer kapasitesi, Türkiye’nin askeri ve savunma sanayi altyapısı ile Suudi Arabistan’ın siyasi, ekonomik ve dini ağırlığının bir araya gelmesi, olası üçlü yapıya küresel ölçekte ciddi bir caydırıcılık ve etki gücü kazandırabilir.

Mevcut yakınlaşma, klasik koordinasyon ve iş birliği anlayışının ötesine geçerek çok boyutlu bir stratejik ortaklığa evrilme potansiyeli taşıyor. Son dönemde Güney Asya’daki gerilimler, Gazze merkezli çatışmalar, İran’a yönelik baskılar ve Suriye’deki gelişmelerin bu süreci hızlandıran başlıca faktörler.

Ayrıca, dünyanın yeni bir ittifaklar dönemine girdiği, Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan ekseninde şekillenebilecek bir yapı Filistin ve Keşmir gibi İslam dünyasını doğrudan ilgilendiren temel meselelerde etkili bir aktör haline gelebilir. Bununla birlikte, böyle bir yapının kalıcı ve güçlü olması, tarafların gelecekte anlaşma maddelerine ne ölçüde bağlı kalacağı ve ortak iradeyi sürdürebilme kapasitesine bağlı.

Bu ittifak, Orta Doğu–Güney Asya hattında ABD, Çin ve Rusya dışında bağımsız bir İslam dünyası merkezli blok da ortaya çıkarabilir. İslam dünyasında dağınık olan siyasi duruş yerine, merkezi ve etkili bir yönlendirici blok oluşabilir.

Suudi Arabistan’ın enerji kapasitesi ile Türkiye’nin lojistik konumu, Pakistan’ın artan enerji ihtiyacı arasında stratejik entegrasyon.

Kağıt üzerinde de kalabilir

Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan arasında şekillenmesi muhtemel bir üçlü ittifak, yüksek stratejik potansiyeline rağmen çeşitli riskler ve kırılganlıklar da barındırıyor. Öncelikle üç ülkenin dış politika yönelimlerinin tam anlamıyla örtüşmemesi, ittifakın en zayıf halkalarından biri olarak öne çıkıyor. Türkiye’nin NATO üyeliği ve Batı ile kurumsal bağları, Suudi Arabistan’ın uzun yıllardır ABD güvenlik şemsiyesi altında hareket etmesi ve Pakistan’ın Çin ile derinleşmiş askeri ve ekonomik ortaklığı, kriz anlarında ortak ve hızlı karar alınmasını zorlaştırabilecek unsurlar olarak değerlendiriliyor. Bu durum, ittifakın gerçek bir güvenlik mekanizmasına dönüşmesi yerine, sınırlı koordinasyonla yetinmesi riskini beraberinde getiriyor.

Buna ek olarak, böyle bir ittifakın bölgesel ve küresel aktörler tarafından nasıl karşılanacağı da önemli bir belirsizlik alanı oluşturuyor. Hindistan’ın, özellikle Keşmir meselesi bağlamında bu yapıyı doğrudan bir tehdit olarak algılaması ve buna karşı askeri ya da diplomatik hamlelerini artırması olası görülüyor. israilin Filistin dosyasında artan eşgüdümden rahatsızlık duyması ve ABD’nin, özellikle Suudi Arabistan ve Türkiye üzerinde siyasi, askeri veya ekonomik baskı unsurlarını devreye sokması da ittifakın hareket alanını daraltabilecek faktörler arasında yer alıyor.

Ekonomik boyut da dikkatle ele alınması gereken bir diğer başlık. Savunma alanında entegrasyon, ortak tatbikatlar ve teknoloji paylaşımı ciddi maliyetler doğuruyor. Pakistan’ın kırılgan ekonomik yapısı, Suudi Arabistan’ın iç dönüşüm ve reform süreci, Türkiye’nin ise ekonomik ve bütçe dengeleri, uzun vadeli ve yüksek maliyetli bir güvenlik iş birliğinin sürdürülebilirliğini zorlaştırabilir.

Son olarak, ittifakın sembolik düzeyde kalma ihtimali de göz ardı edilmemeli. İslam dünyasında geçmişte kurulan benzer iş birliği girişimlerinin büyük bölümünün güçlü deklarasyonlara rağmen somut ve kalıcı sonuçlar üretememesi, bu girişim için de temkinli yaklaşımı zorunlu kılıyor. Filistin, Keşmir veya bölgesel krizler gibi konularda hızlı ve etkili sonuç beklentisinin karşılanamaması, ittifakın caydırıcılığına ve inandırıcılığına zarar verebilir. Bu nedenle söz konusu üçlü yapının başarısı, kriz anlarında ortak iradenin gerçekten sahaya yansıtılabilmesine bağlı olacak.