Dr. Abdulkadir Turan

“Yıldırım Orduları” ve Filistin’in İngilizlere Teslimi!

03.01.2024 01:00:00 / Dr. Abdulkadir Turan

Yıldırım Orduları Grubu, I. Dünya Savaşı’nda Osmanlının Filistin-Suriye-Irak cephelerini korumak için kurduğu son ordudur. Görev sahasında Irak varsa da sadece Filistin ve Suriye’de görev yapmış ve bu bölgeleri İngilizlere bırakmıştır.

24 Haziran 1917’de Halep’te Osmanlı ve Alman subaylarının buluşmasıyla oluşturulan Yıldırım Ordularının gerek komuta heyeti gerek Filistin ve Suriye’deki faaliyetlerinin bugünkü Filistin davası için oluşturduğu zemin, bugüne kadar hep gündemde kalmasına yol açmıştır.

Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı ordularının başında yabancı subayların (Alman generallerin) bulunmasıyla Osmanlı savaş tarihinde oldukça farklı bir örnektir.

Bu bağlamda Yıldırım Orduları, 2 Kasım 1917’de ilan edilen Balfour Deklarasyonu’ndan sadece dört ay önce kurulmasına rağmen grubun başına Yahudi Limon Von Sanders getirilmiştir. Hayır, yanlış okumadınız: İngilizler Filistin’i istila edip Yahudilere vermek istiyorlar ve Filistin’i İngilizlerden koruyacak Osmanlı ordusunun başına Polonya kökenli bir Alman Yahudisi getirilmiştir.

Bu tarihsel karmaşa (!) üzerine bizzat Türkiye Millî Savunma Bakanlığı ve Genelkurmayı tarafından çok kıymetli kitaplar yazılmış; ama hiçbirinde vakaların peş peşe aktarılmasından öteye geçilememiştir! Asker kökenli yazarlar, vakayı askeri uzmanlıkla aktarırken vakanın siyasi yanını okuyucunun yorum gücüne bırakmış gibidir. Boşlukları dolduran Binbaşı Cevat Rıfat Atilhan’ın eserleri ise resmi kurumlarca yayımlanmak bir yana hep yasaklı kalmıştır.

Bunun hiç kuşkusuz nedeni, Yıldırım Ordularının Osmanlı subaylarından oluşan üst komuta heyetinin Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda üstlendikleri görevlerdir. Onların konumları eserlerin Şükrü Mahmud Nedim ve Hüseyin Hüsnü Emir gibi yazarların kalemlerini tutmalarının esas gerekçesi olmalıdır.

Yıldırım Ordularının üst komuta heyetinde yer alan dört isim, Osmanlının tarihe karışması ve cumhuriyetin kurulmasıyla, Mustafa Kemal, Cumhurbaşkanı; Ali Fuat Cebesoy Meclis Başkanı; İsmet İnönü, Başbakan; Fevzi Çakmak Genelkurmay Başkanı olarak görev yapmıştır. Lozan Antlaşması da bizzat bu heyet tarafından kabul edilmiştir.

I.DÜNYA SAVAŞI’NDA OSMANLI YÖNETİMİ

Osmanlının I. Dünya Savaşı’na girmesi, hiç kuşkusuz 1908’deki Jön Türk İhtilali ile gerçekleştirilmiştir. II. Meşrutiyet olarak adlandırılan bu ihtilalle İttihat ve Terakki iş başına geçmiştir. İhtilalle, Sultan Abdülhamid Han, önce devlet işlerinden el çektirilmiş, sonra 31 Mart Vakası (13 Nisan 1909) bahane edilerek tahttan resmen de indirilip Edirne’ye yollanmıştır.

Abdülhamid Han, Filistin konusunda hassasiyet sahibiydi. Filistin’in Yahudilerin eline geçmemesi için, sürekli bir çaba içinde olmuştur.

Osmanlıda Masonluğun kökenleri 1721 yılına götürülür. Ondan yaklaşık yüz on sekiz yıl sonra 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı ile azınlıklar Osmanlıda resmen görev almışlar ve Abdülhamid Devri’nde alınan önlemlere rağmen devletin idari kadrolarına sızmışlardır.

Nitekim Abdülhamid’i tahttan indiren dört kişiden Emmanuel Karaso Yahudi, Aram Efendi, Ermeni’dir. Abdülhamid’i tahttan indiren Harekât Ordusu’nda Selanikli 700 Yahudi’den oluşan bir Musevi Taburu vardı. Hatta kimi Yahudiler, ordudaki askerlerin yüzde altmışının Yahudi olduğunu iddia etmişlerdir. Bu da orduda kimi gizli Yahudilerin bulunması ihtimalini oluşturmaktadır.

İttihat ve Terakki’nin genel başkanı belirsizdir ama partinin iktidarı sürecindeki üç isminden Talat Paşa, hatıralarında gayet açık bir dille kendisinin Yahudiler tarafından yetiştirildiğini beyan etmektedir. Aynı zamanda Mason Üstadı Azzamı olan Talat Paşa, israil’in kurulması için çalışan Musevi Alyans israil Mektebi’nde hem okumuş ve her nasılsa Türkçe öğretmenliği de yapmıştır. O dönemde ajanlıkla itham edilmişse de İttihat ve Terakki günlerinde Sadrazam, yani başbakan olmayı başarmıştır. Ama yine bizzat kendi ifadesiyle onu yönlendiren Yahudi Kökenli Maliye Bakanı Mehmet Cavit Bey’dir.

İttihat ve Terakki’nin iki isminden Cemal Paşa’nın öyküsü müphem olmakla birlikte Enver Paşa ise daha çok milliyetçi yönü öne çıkan biri olarak kabul edilmiştir. Enver Paşa, Osmanlı sarayının damadı iken Cemal Paşa, Filistin’de görev yaparken sıradan bir fahişe rolünde ve güzelliğiyle dillere destan Yahudi kadın, Yahudi NİLİ Casusluk örgütünün elemanı Sara Aaronsohn ile sıkı fıkıdır. Kadın, bedenini kullanarak Cemal’in karargahına dilediği gibi girip çıkmakta ve onun belgelerini İngilizlere vermektedir.

İttihatçıların Musevi Alyans israil Mektebi’nin mühim isimlerinden ve Hahambaşılıkta üst idareci olan Haim Nahum’la ilişkisi malumdur. Haim Naum, grubun desteğiyle Hahambaşı olarak görev almış ve Lozan’da Türk heyetiyle İtilaf Devletleri arasında arabulucu olarak görev yapmıştır.

YILDIRIM ORDULARINDAN ÖNCE FİLİSTİN CEPHESİ

Osmanlının İttihatçılar üzerinden dahil olduğu I. Dünya Savaşı’nda Filistin Cephesi, İngilizler ve Fransızlar tarafından değil, bizzat Osmanlı tarafından açılmıştır. Cephenin açılmasını Almanlar istemiştir. Gayeleri, İngilizlerin Mısır’da sıkıştırılmaları böylece Avrupa’da İngilizlere karşı savaşan Almanların işinin kolaylaştırılmasıdır.

Cephe başta önemsiz görülmüştür. Zira savaşın neticesini tayin edecek olan Avrupa’daki savaşlardır. Ama Almanların komutasındaki Osmanlı ordularının İngilizlerin üzerine ısrarla varması İngilizlerin sömürgelerden getirdikleri kuvvetleri buraya yönlendirmesine ve cepheyi ciddiye almalarına yol açmıştır.

Savaş devam ederken İngiltere ve Fransa, 16 Mayıs 1916’da imzaladıkları Sykes-Picot Antlaşması’yla bütün Arabistan kıtasını ve Midyat’ın kuzeyine ulaşan bir hata kadar bölgeyi kâğıt üzerinde paylaştılar.

Osmanlının Suriye ve Filistin’de bulunan dördüncü ordunun başına henüz Kasım 1914’te Cemal Paşa getirilmiştir. Cemal, Arap düşmanı bir Jön Türkçüdür. Ahlaki zafiyetleri vardır. Askeri tecrübesi zayıftır, generalliğe tamamen İttihatçı olduğu için terfi edilmiştir.

Osmanlının bölgedeki varlığı büyük ölçüde Müslüman halkın karşılıksız bağlılığına dayanıyordu. İttihatçıların iş başına gelmelerinden sonra İttihat ve Terakki içindeki Arap subaylar, onların ırkçı söylemlerine tepki olarak Şam’a gelerek Arap milliyetçiliği için çalışmış ama başarılı olamamışlardı.

Cemal Paşa bölgeye geldikten sonra, İttihatçıların Yahudi kökenli Maliye Bakanı Cavit’in de kışkırtmasıyla yeni vergiler yüklemekle kalmadı. Bölge halkının taleplerini askeri önlemlerle bastırmaya, Araplarla Osmanlı arasındaki ilişkileri iyice bozmaya çalıştı. Cemal, Arapları Osmanlıdan koparmak için elinden geleni ardına koymadı. O, cezalandırmak için bahane arıyordu. Syeks-Picot anlaşmasının Fransız ismi François Georges-Picot da onu bu yönde oyuna getirdi. Picot, Lübnan’dan Fransa’ya geçerken Arapların etkin isimlerinin kendisiyle ilişkili olduğuna dair sahte belgeler düzenleyip ardında bıraktı.

Cemal, o belgeleri gerçek gibi kabul edip Arap eşrafını topladı ve nice eziyetin ardından şehirlerin meydanlarında hazin bir şekilde idam etti. Böylece Arapların Osmanlıya dair umutlarını İngilizler ve uzun sürede Yahudiler lehine bitirdi.

Öte yandan Yahudi kadınlardan Sara da Cemal’in yanına bir fahişe rolünde sokuldu ve sırlarını alıp İngilizlere verdi. Binbaşı Cevat Rifat Atilhan, bunu tespit etti; Sara sorguda intihar etti, casus Yahudilerin pek çoğu Arapların aksine Cemal ve ekibi tarafından affedildi.  

Cemal, bu zorbalık ve sefahat içinde Alman subaylarıyla sürekli ihtilaf çıkardı, bununla birlikte İstanbul’a durmadan başvurarak daha fazla yardım talep etti. Bölgede bizzat İsmet İnönü’nün de itirafıyla “devlet içinde devlet gibi” davrandı ve israil’in kurulmasını sağlayacak zemini hazırladı.

Buna rağmen Filistin halkı, Osmanlının İslamcı olarak bilinen sadık subayları ile birlikte kendisini savundu. Birinci ve ikinci Gazze muharebelerinde Filistinliler, belki Cemal’i de hayal kırıklığına uğratarak Gazze’nin işgalini engellediler.

Ne var ki İttihatçılarla Almanlar bir türlü anlaşmıyorlardı. Almanlardan yana savaşa giren İttihatçılardı, Almanlarla anlaşmayan da kendileriydi. Çocukça davranışlar içinde miydiler yoksa perde arkasında başka işler mi vardı, bugünden görünen başka işlerin olduğudur.

İngilizler, Haziran 1917’de Filistin cephesine Allenby’i atayınca Almanlar da ona denk gelecek ve onu tanıyan General Von Falkenhayn’ı Osmanlı kuvvetlerinin başına atamak istediler. Bunun üzerine Enver Paşa’nın başkanlığında Halep’te yapılan toplantıda Yıldırım Orduları Grubunun kurulması kararlaştırıldı.

Ordunun komutanı Falkenhayn olacak, Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Ali Fuat Cebesoy gibi komutanlar da onunla birlikte yer alacaklardır. Ancak Cemal Paşa ve Mustafa Kemal aynı görüşte buluşarak Alman generalle tartışıp durdular ve aynı zamanda izlenimlerini İstanbul’la paylaştılar. Görüşleri askeri de olmaktan öte, Osmanlı’nın içinde bulunduğu durumla ilgiliydi. Dolayısıyla Filistin’in savunulmasının gerekliliği konusunda şüphede sayılırlardı. Ama Mustafa Kemal aynı zamanda Cemal’in Yıldırım Ordular Grubu Komutanı, kendisinin Filistin Cephesi komutanı olması gerektiğini Başkomutan vekili Enver Paşaya iletmek istedi. Bu tartışmalar cepheyi çıkmaza sürdü. Bölgede İngilizlere tek kurşun sıkmamış Cemal ne diye komutan olacaktı? Mustafa Kemal, neden Filistin’in geleceğine hükmetmek istiyordu? Mustafa Kemal, bununla birlikte Falkenhayn’ın da Almanya’ya gönderilmesini istiyordu.

Enver Paşa, Falkenhayn’a olan güvenini ifade ettikçe Mustafa Kemal, ona karşı çıktı; Falkenhayn görevden alınmayınca Balfour Deklarasyonu’ndan yaklaşık bir ay önce, çatışmalara katılmadan 7 Ekim 1917’de 7.Ordu Komutanlığını bırakıp İstanbul’a gitti. Onun yerine Fevzi Çakmak atandı. Balfour Deklarasyonu 2 Kasım’da yayımlandı ve 6-7 Kasım 1917’de yaşanan III. Gazze Muharebesi’nde Gazze İngiliz istilasına uğradı. Artık Kudüs hattı açıktı. Allenby, 9 Aralık 1917’de Yafa üzerinden Kudüs’e girdi ve “Haçlı Seferleri şimdi bitti!” diye seslendi. Bu başarısızlık karşısında Falkenhayn, görevden el çektirildi. Ama onun yerine Yahudi Limon Von Sanders atandı. Limon, henüz Çanakkale Savaşı’nda Mustafa Kemal’i tanımış ve takdir etmişti.

Limon Von Sanders de kısa sürede görevden el çektirildi ve yerine 23 Eylül 1918’de Mustafa Kemal tayin edildi. Hicaz ve Şam’daki orduların tamamının yanında Adana’da bulunan II. ve VII. Ordular da onun emrine verildi. Artık Osmanlının Harbiye Nazırı gücünde üst komutan konumundaydı.

Ne var ki bölgeye gittiğinde savaşmayı değil, geri çekilmeyi seçti. Ona göre Hicaz’daki ordular esir gibiydi. Diğer ordular da savaşabilecek durumda değildi.

Sadece Suriye’de emrinde 40 bin asker vardı. Ona karşı İngilizlerin asker sayısı 69 bin idi. Göreve başladıktan sadece yedi gün sonra 1 Ekim’de Yıldırım Orduları Şam’ı (Dımaşk) İngilizlere bıraktı. Haberlere göre Allenby veya Fransız Komutan Selâhaddin’in mezarının başına gidip “Kalk! Selâhaddin biz geldik!” diye seslendi.

Mustafa Kemal; Fevzi Çakmak, İsmet İnönü ve Ali Fuat Cebesoy’la birlikte orduyu hızla geri çekti. Öyle ki dünya tarihinin en hızlı çekilmelerinden biri kabul edilen bu geri çekilmeyle henüz 23 Ekim’de İngiliz birlikleri Halep’in güneyine vardılar. 26 Ekim’de İngilizler, Halep’in kuzeyi bir yana Bağdat Demiryolu’nun bir bölümünü dahi ele geçirdiler. Böylece Irak Cephesi’nde bulunan VI. Ordu ile bağlantı da kesildi.

Tarihe Nablus (Megiddo) Muharebesi olarak geçen ve 19 Eylül- 26 Ekim arasında devam eden otuz sekiz günlük savaşta, Osmanlı ordusu İngilizler karşısında 10.000 şehit, 20.000 yaralı ve 75.000 esir verdi.  Hemen hemen hiç direnmeyen bir ordunun bu kadar kayıp vermesi Osmanlı idaresinin moralini bozdu ve Osmanlı, bu şartlar altında 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması imzaladı.

İngilizler, Yıldırım Ordularını 38 günde Nablus’tan Halep’in kuzeyine kadar 560 km. izlediler ve sadece 5.400 kayıp verdiler. Desteksiz kalan Irak Cephesi Komutanı Ali İhsan Paşa da daha fazla direnemeyince petrol zengini Kerkük ve Musul da İngilizlere kaldı. Böylece Osmanlının 1516’da Yavuz Sultan Selim komutasında kazandığı Yemen, Hicaz ve Şam’ın yanında Musul ve Kerkük de İngilizlerin eline geçti.

Diğer Yazıları

Tüm Yazıları

Diğer Yazarlar

Tüm Yazarlar