Soğuk Savaş sonrası kurulan küresel güvenlik mimarisi, aynı anda iki temel sütun üzerinden çözülmeye başladı. NATO ve Birleşmiş Milletler gibi yaklaşık 80 yıl boyunca Batı merkezli düzenin askeri ve siyasi omurgasını oluşturan bu iki yapı, artık krizleri yönetemeyen, müttefikleri hizalayamayan ve uluslararası hukuku uygulayamayan bir noktaya sürüklenmiş durumda.

ABD Başkanı Donald Trump’ın NATO’ya yönelik sert çıkışları ve ittifaktan çekilmeyi açıkça gündeme taşıması, bu çözülmenin yalnızca retorik değil, stratejik bir kırılma olduğunu gösteriyor.

ABD Başkanı Donald Trump, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) yönelik tehditlerini artırarak, ABD’nin ittifaktan çekilmesini “ciddi şekilde” değerlendirdiğini açıkladı. Bu çıkış, Avrupalı müttefiklerin Washington’un İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı yürüttüğü savaşa katılmayı reddetmesinin ardından geldi.

İngiliz “Daily Telegraph” gazetesine verdiği röportajda Trump, 77 yıl önce kurulan ittifakı “kağıttan kaplan” olarak nitelendirdi ve ABD’nin üyeliğini sonlandırma kararının “yeniden değerlendirme aşamasını aştığını” söyledi. Söz konusu açıklama, Beyaz Saray’ın artık Avrupa’yı güvenilir bir savunma ortağı olarak görmediğine dair şimdiye kadarki en güçlü işaret olarak değerlendiriliyor. Özellikle Trump’ın, Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmak için müttefiklerden savaş gemisi gönderme talebinin reddedilmesi bu gerilimi artırdı.

Avrupa ülkeleri, İran ile yaşanan gerilim nedeniyle haftalardır aksayan petrol taşımacılığının geçtiği Hürmüz Boğazı’nı güvence altına almak için ABD’nin yaptığı deniz gücü gönderme çağrısını reddetti.

Trump röportajda, “NATO beni hiçbir zaman ikna etmedi… Onların kağıttan kaplan olduğunu her zaman biliyordum. Bu arada Putin de bunu biliyor” dedi.

Karşılıklılık ilkesinin olmadığını savunan Trump, “Biz her zaman onların yanındaydık, Ukrayna’da bile… Ama onlar bizim yanımızda olmadı” ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı, özellikle İngiltere Başbakanı Keir Starmer’a yönelik sert eleştirilerde bulundu. Londra’nın mevcut askeri çatışmaya katılmayı reddetmesini eleştiren Trump, İngiliz Kraliyet Donanması’nın kapasitesinin zayıfladığını öne sürdü.

“Artık bir donanmanız bile yok… Sahip olduğunuz uçak gemileri çalışmıyor” diyen Trump, Starmer’ın önceliklerinin “vatandaşlara maliyet yükleyen yeşil enerji projeleri” olduğunu iddia etti.

“Telegraph” gazetesi geçen hafta Trump’ın, finansal taleplerini karşılamayan üyeleri cezalandırmayı hedefleyen bir NATO yeniden yapılandırma planı üzerinde çalıştığını ortaya koydu.

Yönetim içindeki üst düzey isimlerin, “öde-kullan” modeline dayalı bir sistem üzerinde durduğu ve bunun, müttefiklerin karar alma süreçlerine katılımını kısıtlayabileceği belirtiliyor.

Trump’ın ayrıca ABD askerlerini Almanya’dan çekmeyi de değerlendirdiği, bu fikri geçen yıl göreve dönüşünden bu yana gündemde tuttuğu ifade ediliyor.

Trump’ın NATO’dan İran savaşına destek istemesi, ittifakın “bir üyeye yapılan saldırı tüm üyelere yapılmış sayılır” ilkesini içeren 5. maddesi hakkında da tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Söz konusu madde bugüne kadar yalnızca bir kez, 11 Eylül saldırılarının ardından devreye sokuldu. Afganistan’daki savaşta ABD dışından 1100’den fazla asker öldü; bunların 457’si İngiliz askerlerdi.

İNGİLTERE: BASKIYA BOYUN EĞMEYECEĞİZ

İngiltere Başbakanı Starmer ise Orta Doğu’daki çatışmanın “ülkenin geleceğini etkileyeceği” uyarısında bulunarak bunun “kolay olmayacağını” söyledi.

Starmer, ABD’nin İran İslam Cumhuriyeti'ne karşı yürüttüğü savaşa katılması yönündeki “baskılara boyun eğmeyeceğini” belirterek Donald Trump’a sert eleştiriler yöneltti.

Donald Trump’ın ABD’yi NATO’dan çekmeyi değerlendirdiğine dair açıklamaları sorulduğunda Starmer şu yanıtı verdi:

“Üzerimde ya da başkaları üzerinde ne kadar baskı olursa olsun, ne kadar gürültü koparılırsa koparılsın, alacağım tüm kararlarda İngiliz ulusal çıkarlarına göre hareket edeceğim. Bu yüzden çok net bir şekilde söyledim: Bu bizim savaşımız değil.”

ABD’YE ÜS AMBARGOSU

ABD ve soykırımcı israilin İran’a yönelik operasyonları sürerken, Avrupa’dan Washington yönetimine yönelik dikkat çeken bir direnç dalgası oluştu. İspanya’nın ardından Fransa ve İtalya da Amerikan askeri uçaklarının kullanımına yönelik kritik kısıtlamalar getirdi.

Fransa, israile askeri malzeme taşıyan ve Orta Doğu’daki operasyonlara katılan ABD uçaklarına hava sahasını açmadığını duyurdu. ABD Başkanı Donald Trump sosyal medya üzerinden Fransa’ya sert tepki gösterdi. “ABD bu yapılanı hatırlayacak” diyen Trump, müttefikini tehdit etti.

İtalya’da ise Sicilya’daki Sigonella Üssü üzerinden yeni bir kriz yaşandı. İtalyan Savunma Bakanı Guido Crosetto, ABD uçaklarının ilettiği uçuş planlarını mevcut anlaşmaların dışında olduğu gerekçesiyle reddetti. İtalyan yetkililer, bu uçuşların lojistik faaliyet sınırını aştığını ve doğrudan savaş operasyonu niteliği taşıdığını vurguladı.

İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ve Dışişleri Bakanı Antonio Tajani de ülkenin bu savaşa dahil olmayacağını net şekilde ifade etti. Meloni, askeri üslerin aktif savaş operasyonlarında kullanılmasının ancak parlamento onayıyla mümkün olabileceğini belirterek, İtalya’nın mevcut güvenlik dengelerini koruma kararlılığını yineledi.

Avrupa’nın önde gelen güçleri İngiltere, Almanya, Fransa, İspanya ve İtalya’nın ortak tutumu, ABD’nin İran stratejisine beklediği desteği bulamadığını ortaya koydu. İspanya’nın Rota ve Moron üslerini kapatma kararıyla başlayan süreç, Fransa ve İtalya’nın adımlarıyla derinleşti.

Bu gelişmeler, ABD’nin Avrupa üzerinden yürüttüğü askeri lojistik ağın ciddi şekilde daraldığını ve Washington’un operasyon kabiliyetinin önemli ölçüde sınırlandığını gösteriyor.

NATO’DA NE OLUYOR?

ABD Başkanı Donald Trump’ın dış politikası yüzeyde dağınık ve öngörülemez görünse de, gerçekte daha derin ve sistematik bir dönüşümü temsil ediyor. Bu dönüşüm, yalnızca Trump’a özgü değil; ABD’de giderek güç kazanan popülist ve milliyetçi bir stratejik yaklaşımın ürünü.

Bu yeni yaklaşımın en net yansıması, NATO ve transatlantik ilişkilerde yaşanan kırılmada görülüyor. Yaklaşık 80 yıl boyunca ABD dış politikasının temel taşı olan ittifak sistemi artık sorgulanıyor. Trump yönetimi için NATO, artık bir güç çarpanı değil; maliyet üreten ve hareket alanını kısıtlayan bir yapı.

Trump yönetimi, İran savaşında istediğini tam olarak elde edemeyince yeni bir denge kurmaya yöneliyor: Irak ve Afganistan’da olduğu gibi savaşın maliyetini ve yükümlülüğünü müttefikler arasında dağıtmak.

Bu modelde ABD, operasyonel gücü elinde tutarken maliyet ve risk paylaşımını Avrupa’ya kaydırmayı hedefliyor. Hürmüz Boğazı’nın güvenliğini Avrupa’ya “siz sağlayın” mesajı da bu yaklaşımın açık bir yansıması.

Avrupa Neden Direniyor?

Avrupa’nın bu stratejiye direnmesinin iki temel nedeni var:

1. Tarihsel hafıza (Irak ve Afganistan travması):

Avrupa ülkeleri, ABD öncülüğünde girdikleri Irak ve Afganistan savaşlarının maliyetini hala taşıyor. Bu nedenle yeni bir Ortadoğu savaşına doğrudan dahil olma konusunda ciddi bir siyasi ve toplumsal direnç söz konusu.

2. Rusya dengesi ve güvenlik korkusu:

Avrupa için asıl öncelik İran değil, Rusya tehdidi. NATO’nun zayıflaması ve ABD’nin geri çekilmesi ihtimali zaten Avrupa’yı savunmasız hissettiriyor.

Daha kritik olan ise şu:

İran, Rusya’nın stratejik olarak yakınlaştığı bir aktör. Avrupa açısından İran’la doğrudan savaşa girmek, dolaylı olarak Rusya’nın elini güçlendirebilecek bir risk taşıyor. Bu nedenle Avrupa, hem jeopolitik dengeyi hem de kendi güvenliğini riske atmak istemiyor.

3. “ABD hegemonyasının aracı” tezi

Birçok eleştirel ve realist analiz, NATO’nun kuruluşundan itibaren ABD dış politikasının kurumsal uzantısı olarak işlediğini savunur.

Quincy Institute gibi düşünce kuruluşlarına göre NATO, yalnızca kolektif savunma değil, aynı zamanda ABD’nin Avrupa üzerindeki nüfuzunu organize etme aracı olarak tasarlanmıştır.

Eleştirel teorisyenler (örneğin Noam Chomsky çizgisi) NATO’yu şu şekilde tanımlar:

“Savunma ittifakından çıkıp küresel ölçekte ABD çıkarlarını uygulayan bir yapı”

Dünya-sistem teorisyeni Samir Amin gibi isimler ise NATO’yu daha sert biçimde “Kolektif emperyalizmin askeri ayağı” olarak niteler. Buna da Afganistan, Libya ve Yugoslavya müdahaleleri, NATO’nun “out of area” (alan dışı) operasyonlara yönelmesi, ABD’nin stratejik önceliklerinin ittifakın yönünü belirlemesi örnek gösterilir.

Batılı düşünce kuruluşlarında bile NATO’nun Avrupa’yı ABD’ye bağımlı kıldığı yönünde ciddi tartışmalar var. Afganistan’ın çöküşü sonrası yapılan analizlerde, Avrupa’nın ABD olmadan hareket edemediği açıkça vurgulandı. Aynı tartışmalar, Avrupa’nın “stratejik özerklik” arayışını hızlandırdı. Bu doğrultuda Almanya-Fransa ekseninde bağımsız savunma tartışmaları artıyor.

Ancak burada dikkat çekici olan nokta, ABD’nin NATO’dan ani bir kopuşa gitmemesi. Çünkü Atlantic Council analizine göre NATO’nun zayıfladığı algısı bile rakipleri cesaretlendirebilir

Bu yüzden İttifakın yapısı doğrudan dağıtılmıyor; bunun yerine içi boşaltılarak dönüştürülüyor. Daha sert diplomatik dil, azalan üst düzey temaslar ve NATO komuta yapısında ABD rolünün küçültülmesi bu sürecin temel göstergeleri.

Özellikle NATO’nun entegre komuta yapısında Avrupalı aktörlerin daha fazla sorumluluk üstlenmesi, ittifakın karakterini değiştiren kritik bir eşik. ABD’nin kuvvet planlama ve operasyonel kontrol alanlarından kademeli olarak çekilmesi, NATO’yu fiilen Avrupa merkezli bir yapıya dönüştürebilir. Bu durumda ittifak formel olarak varlığını sürdürse de, liderlik ekseni Washington’dan Avrupa’ya kayabilir.

Bu paradigma değişimi, NATO’yu belirsiz bir gelecekle karşı karşıya bırakıyor. İttifak varlığını sürdürebilir; ancak geçmişte transatlantik ilişkileri tanımlayan merkezi rolünü kaybedebilir.

BM DE GAZZE’DE ÇÖKMÜŞTÜ

Birleşmiş Milletler’in etkisizliği de yıllardır tartışılıyordu. Ancak Gazze savaşı bu tartışmayı teoriden çıkarıp somut bir çöküş tablosuna dönüştürdü.

Gazze’de on binlerce sivilin şehit olması, şehirlerin yerle bir edildiği ve uluslararası hukukun açık biçimde ihlal edildiği bir süreçte, BM mekanizması bırakın caydırıcı bir adım atmayı, uzun süre etkili ve bağlayıcı bir karar bile üretemedi. Bu durum, sistemin sadece zayıfladığını değil, yapısal olarak kilitlendiğini gösterdi. BM Güvenlik Konseyi ancak Mart 2024’te, yani savaş başladıktan aylar sonra ilk kez ateşkes çağrısı yapabildi. Karar alındı ama uygulanmadı.BM Genel Sekreteri bile açıkça, “Bu karar uygulanmalıdır, uygulanmaması affedilemez” diyerek sistemin kendi içindeki zafiyeti kabul etti

BM’nin gerçek gücü, Güvenlik Konseyi’nden gelir. Yaptırım, askeri müdahale ya da bağlayıcı kararlar yalnızca bu organ üzerinden alınabilir. Ancak Gazze sürecinde Konsey defalarca veto duvarına çarptı.

ABD, Rusya ve Çin gibi daimi üyelerin kendi jeopolitik çıkarları doğrultusunda süreci bloke etmesi, Konsey’i fiilen işlevsiz hale getirdi. Sonuç olarak, savaşın boyutu ne kadar büyük olursa olsun, eğer büyük güçlerden biri karşıysa BM sistemi devreye giremiyor.

BM Barış Gücü operasyonları da ciddi şekilde eleştiriliyor. Birçok bölgede (Afrika, Orta Doğu) çatışmaları önlemek yerine sadece “dondurma” işlevi görüyor.

Yetki ve angajman kuralları sınırlı olduğu için sivilleri korumakta yetersiz kalıyor.Finansman ve siyasi destek eksikliği, operasyonların etkinliğini düşürüyor.

John J. Mearsheimer gibi teorisyenlere göre BM hiçbir zaman bağımsız bir güvenlik aktörü olmadı, büyük güçlerin uzlaşabildiği ölçüde işleyebilen bir platform olarak kaldı. Bu perspektiften bakıldığında, Rusya’nın Ukrayna savaşında ya da ABD’nin Gazze bağlamında veto mekanizmasını kullanarak kararları engellemesi, sistemin çöküşünden ziyade kuruluş mantığının doğal bir tezahürü.

Buna karşılık daha reformist çizgide yer alan liberal kurumsalcı uzmanlar, BM’nin tamamen işlevsizleştiği görüşünü reddetmekle birlikte, ciddi bir meşruiyet krizi yaşadığını savunuyor. Thomas G. Weiss ve Ian Hurd gibi isimler, BM’nin norm üretme kapasitesini koruduğunu, ancak bu normları uygulama konusunda giderek zayıfladığını vurgular. Özellikle sivillerin korunması, savaş suçlarının cezalandırılması ve uluslararası hukukun işletilmesi gibi alanlarda yaşanan başarısızlıklar, sistemin inandırıcılığını aşındırıyor. Bu çerçevede Gazze savaşı gibi örnekler, BM’nin normatif iddiaları ile pratikteki etkisizliği arasındaki uçurumu görünür kılıyor.

Daha eleştirel bir perspektif ise sorunu yalnızca işlevsizlikle değil, yapısal eşitsizlikle açıklanıyor. Makau Mutua gibi küresel Güney kökenli akademisyenler, BM sisteminin evrensel bir hukuk düzeni üretmediğini, aksine hiyerarşik ve seçici bir hukuk işleyişi oluşturduğunu söylüyor. Bu yaklaşıma göre uluslararası hukuk, güçlü devletlere karşı uygulanamazken, zayıf aktörler üzerinde etkin biçimde işletiliyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin dosya dağılımı ya da bazı krizlerde yaptırım mekanizmalarının devreye sokulmaması, bu “çifte standart” eleştirisinin temel dayanaklarını oluşturuyor.

BM’nin yapısal sorunlarına ilişkin bir diğer önemli tartışma ise reform meselesi etrafında şekilleniyor. Stephen M. Walt gibi uzmanlar, BM’de reform gerektiği konusunda geniş bir mutabakat bulunduğunu, ancak bunun pratikte neredeyse imkansız olduğunu belirtiyor. Bunun temel nedeni, reformdan zarar görecek olan büyük güçlerin aynı zamanda bu reformu engelleyebilecek veto yetkisine sahip olmasıdır. Güvenlik Konseyi’nin genişletilememesi, veto sisteminin kaldırılamaması ve temsil krizinin çözülememesi, bu yapısal kilitlenmenin somut göstergeleri olarak öne çıkıyor.

Kaynak: ENES ÖZCAN