İran İslam Cumhuriyeti etrafında yaşananlar yalnızca bir Orta Doğu savaşı değil aynı zamanda Atlantik dünyasının siyasi, stratejik ve ahlaki bütünlüğünün derin bir sınavı.
ABD ve israilin İran İslam Cumhuriyeti'ne yönelik askeri hamleleriyle genişleyen çatışma, bölgesel bir krizden çok daha büyük bir şeyi açığa çıkarıyor. Bu süreç, Amerikan hegemonyasının artık tartışmasız olmadığı bir dönemde Batı birliğinin hızla çözülmekte olduğunu gösteriyor. Bu anlamda İran’a yönelik saldırılar, yalnızca bir cephedeki gerilim değil; NATO’nun kendisi, Washington’ın liderlik iddiası ve Batı’nın stratejik tutarlılığı açısından tarihsel bir stres testidir.
On yıllar boyunca Atlantik ittifakı basit bir varsayıma dayanıyordu; ABD liderlik eder, Avrupa takip eder ve zaman zaman sürtüşmeler olsa da sistem ayakta kalırdı. Çünkü herkes Amerikan üstünlüğünün kendi güvenlikleriyle özdeş olduğuna inanıyordu. Ancak bu formül artık gerçek zamanlı olarak çözülüyor. İran etrafındaki savaş bunu inkar edilemez hale getirdi. Batı Avrupalı liderler artık yalnızca örtülü rahatsızlıklarını dile getirmiyor; açıkça ABD’nin hedeflerini anlamadıkları, sonuçlarını kontrol edemedikleri ve bedelini ödemek zorunda kalacakları bir askeri maceraya katılmayı reddediyor. Almanya, Fransa, İngiltere ve İspanya doğrudan katılımı reddetti ve bu savaşın kendilerine ait olmadığını vurguladı.
Bu durum yalnızca taktiksel bir anlaşmazlık değil, ittifakın doğasına dair bir mesele. Eğer Washington, küresel sonuçları olan bir savaşı başlatıp sonrasında müttefiklerinden destek talep ederse ve bunu plan ya da istişare sunmadan yaparsa, NATO bir ortak strateji platformu olmaktan çıkar ve bir tür zorunlu itaat sistemine dönüşür. Avrupa bunu görüyor. ABD’nin müttefiklerini artık eşit ortaklar değil, karar sonrası mobilize edilen araçlar gibi gördüğü algısı güçleniyor.
Donald Trump’ın söylemleri bu tabloyu daha da netleştirdi. NATO üyeleri İran konusunda destek vermeyince Trump bunu “çok aptalca bir hata” olarak nitelendirdi ve ABD’nin bunu unutmayacağını söyledi. Aynı zamanda ABD’nin NATO’ya ihtiyaç duymadığını da ima etti. Washington, giderek müttefiklerini tehdit eden, küçük düşüren ve gerekirse dışlayan bir tutum sergiliyor.
Bu nedenle mevcut ayrışma çok ciddi. Bu sadece Avrupa’nın savaşa karşı çıkması değil; ABD’nin kendi eylem özgürlüğü için NATO’nun bütünlüğünü bile riske atabileceği gerçeğiyle yüzleşmesi anlamına geliyor. Bu, imparatorlukların gerileme dönemlerinde sıkça görülen bir durumdur, yükselirken kurumlar kurarlar, zayıflarken ise o kurumları boşaltırlar.
Ekonomik sonuçlar da en az siyasi olanlar kadar ağır. Orta Doğu’daki gerilim enerji piyasalarını sarsıyor. Petrol fiyatları hızla yükselirken, Hürmüz Boğazı gibi kritik geçiş noktaları risk altına giriyor. Küresel petrol ve LNG ticaretinin yaklaşık beşte biri bu hat üzerinden geçiyor.
Avrupa doğrudan Orta Doğu petrolüne bağımlı olmasa da küresel fiyat sistemi nedeniyle ciddi risk altında. Norveç’ten ya da başka bir kaynaktan petrol alsa bile, küresel fiyat artışı, sigorta maliyetleri ve lojistik baskılar Avrupa’yı etkiliyor. LNG tarafında da durum benzer; arz daralması tüm piyasayı yukarı çekiyor.
Türkiye ise daha da hassas bir konumda. Doğal gaz ihtiyacının büyük kısmını ithal eden Türkiye, enerji, ticaret ve gıda zincirlerinin kesişim noktasında bulunuyor. Bu nedenle Orta Doğu’daki bir kriz, Türkiye’ye doğrudan ve hızlı yansıyor.
Enerji yalnızca enerji değil. Petrol ve gaz, gübre üretiminden ulaşıma, sanayiden gıdaya kadar her şeyi etkiler. Enerji fiyatları yükseldiğinde, plastikten gübreye, lojistikten tarıma kadar tüm maliyetler artar. Bu da küresel ekonomide zincirleme kırılganlık yaratır.
Özellikle gübre konusu kritik. Gübre üretimi doğrudan doğal gaza bağlıdır. Tedarik zinciri bozulduğunda gıda üretimi de risk altına girer. Bu da savaşın dolaylı olarak gıda güvenliğini tehdit ettiği anlamına gelir.
Avrupa, enerji yoğun bir tarım sistemine sahip olduğu için bu tür şoklara karşı hassastır. Artan maliyetler doğrudan ekmek, süt, et ve diğer temel gıda fiyatlarına yansır.
Bu durum askeri üretimi de etkiler. Mühimmat üretimi enerji, kimya ve lojistik gerektirir. Enerji maliyetleri yükseldiğinde, Avrupa’nın savunma kapasitesi de zayıflar. Bu da Ukrayna’ya verilen destek dahil birçok stratejik hedefi zorlaştırır.
Bu nedenle Avrupa’nın temkinli duruşu yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ekonomik bir zorunluluk. ABD’nin İran İslam Cumhuriyeti'ne yönelik politikası, Avrupa’yı iki büyük krizi aynı anda finanse etmeye zorlayabilir.
Söz konusu kriz, sadece İran meselesi değil. Aynı zamanda Batı birliğinin çözülmesi, Amerikan tek taraflılığının maliyeti ve çok kutuplu bir dünyanın doğum sancılarıdır.