Milli Eğitim Bakanlığı’nın “aile” temasıyla hazırladığı dizi projesinde, LGBT hareketine verdiği destekle kamuoyunda bilinen Gülben Ergen’e rol verilmesi, geniş kesimlerde ciddi bir tutarlılık tartışmasını beraberinde getirdi.

Gülben Ergen’in geçmişte yaptığı açıklamalar ve sosyal medya paylaşımları hatırlatılarak, söz konusu ismin “aile yılı” ilan edilen bir dönemde rol model anne figürü olarak sunulmasının, kamuoyuna verilen mesaj açısından açık bir çelişki olduğu belirtiliyor. Gülben Ergen tercihi, aileyi merkeze alan bir kamu politikasının altını oyan sembolik bir hamle niteliği taşıyor.

Mil-Diyanet-Sen Genel Başkanı Celaleddin Gül de duruma tepki göstererek ‘’Milli Eğitim Bakanlığı’nın platformunda yayınlanacak “Ailem” dizisinde Gülben Ergen’e rol verilmesi ciddi bir tutarsızlıktır.

Aziz milletimizin inanç ve değerlerine yönelik geçmişte kamuoyunda tepki çeken açıklamaları bulunan LGBT savunucusu bir ismin, aile yapısını güçlendirmeyi hedefleyen bir MEB projesinde yer alması tam bir akıl tutulmasıdır.” dedi.

Gülben Ergen Rol Model mi?

Tepkiler, Gülben Ergen’in yalnızca ideolojik duruşuyla sınırlı değil. Kamuoyunda, Ergen’in aile yaşamı ve özel hayatına ilişkin tartışmalarla defalarca olumsuz şekilde gündeme geldiği hatırlatılıyor. Bu çerçevede, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bir dönem ortak proje yürüttüğü Çocuklar Gülsün Diye Derneği ile yapılan protokolün, o dönem iptal edildiği iddiası da gündem olmuştu.

Ergen’in sosyal medya paylaşımları da bu bağlamda önemli yer tutuyor. Özellikle geçtiğimiz dönemlerde yaptığı “Avrupa’da, Amerika’da, Japonya’da caddelerde hiç Türkçe tabela görmedim. Bizde neden Arapça tabelalar var?” şeklindeki paylaşımı, birçok kesim tarafından indirgemeci ve absürt bulunmuş; toplumsal birliktelik ve kültürel hassasiyetlerle bağdaşmadığı gerekçesiyle tepki çekmişti.

Tüm bu başlıklar bir araya getirildiğinde, eleştirilerin merkezinde şu soru yer alıyor; Özel hayatı, söylemleri ve destek verdiği akımlar nedeniyle sık sık tartışma konusu olan bir ismin, “aile yılı” ilan edilen bir dönemde aileyi temsil eden bir projede nasıl örneklik teşkil edeceği. Aile kurumunu zayıflattığı düşünülen akımlara verilen destek ile “aile” temalı bir kamusal projenin yan yana gelmesi, bilinçli bir mesaj olarak değerlendiriliyor.

Cami Detayı

Gülben Ergen henüz bu hafta cami avlusuna başı açık şekilde gelmesiyle tepki çekmiş hatta kendi camiasından Armağan Çağlayan “Bir dinin kutsal mekanına giriyorsanız, o dinin asgari kurallarına riayet etmek zorundasınız. Mesele inanç değil, saygıdır” ifadelerini kullanmıştı.

Yani Avrupa’dan ya da Amerika’dan gelen bir turistin dahi camiyi gezmek için başını örtme gereği duyduğu, buna karşın bu ülkenin tanınmış ekran yüzlerinin inanmasalar kendi halkının kutsalına aynı özeni göstermemesi gündemdeyken bunun baş aktörlerinden birisinin rol model olarak devlet projesinde yer alması kabul edilebilir bulunmuyor.

Sorun başörtüsünün de çok ötesinde bir yere işaret ediyor. Buradaki asıl meselenin, dinin bir aidiyet değil, bir sınıfsal mesafe ve kültürel üstünlük göstergesi gibi kullanılması olduğu ifade ediliyor. Yabancı bir turistin bile hassasiyet gösterdiği bir değerin, bu ülkenin ekran ünlülerince “yakıştırılmaması”, kültürel yabancılaşmanın açık bir göstergesi olarak yorumlanıyor.

Aynı Karede Yer Alan Bakanlar Sapkın Akımlarla Mücadele Ettiklerini Söylüyor

Gülben Ergen’le ‘Ailem’ dizisinin tanıtımında aynı fotoğraf karesinde yer alan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, daha önce yaptığı açıklamada “Çocuklara LGBT propagandası yapılmakta ve eşcinselliği özendirici etkinlikler düzenlenmektedir. Bu durum bizim kırmızı çizgimizdir ve kesinlikle izin verilemez” ifadelerini kullanmış, bu tür yönelimlerin eğitim sistemi içinde yer bulmasına açık bir şekilde karşı çıkmıştı.

Yine aynı karede yer alan Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş’ın daha önce yaptığı “Aile meselesini bir ulusal güvenlik sorunu olarak görüyoruz” sözleri ise tartışmayı daha da keskinleştiriyor. Aileyi ulusal güvenlik başlığı altında tanımlayan bir yaklaşımın, aile yapısını dönüştürdüğü ya da zayıflattığı yönünde yoğun eleştirilere konu olan akımlara yakın duruşuyla bilinen isimleri aile temalı kamu projelerinde görevlendirmesi, Ulusal güvenlik olarak tanımlanan bir alanda, yıkıcı olduğu savunulan akımlar neden meşrulaştırılıyor ve vitrine çıkarılıyor sorusunu gündeme getiriyor.

Aile Yılı Paradoksu: Geniş Aileye 85 Metrekare Evler ve Aile Projelerinde LGBT Destekçileri

Yaşananlar meselenin yalnızca bir dizi ya da oyuncu tercihi olmadığını, devletin aile politikalarındaki derin tutarsızlığı da gözler önüne seriyor. “Aile büyümeli” söylemi dillendirilirken, genç çiftlerin önüne 85 metrekarelik, çocuk sayısını fiilen sınırlayan konut modelleri konulması; “aile güçlenmeli” denilirken ekonomik yüklerin, barınma krizinin ve sosyal destek yetersizliğinin görmezden gelinmesi bu çelişkinin somut örnekleri olarak gösteriliyor. Aileyi güçlendirmek, yalnızca sloganik ifadelerle değil; yaşam alanları, ekonomik güvence ve kültürel tutarlılıkla mümkün olabileceği belirtiliyor.

Kültürel tabloda, aileyi çözülmeye sürükleyen sapkın LGBT ideolojisine destek verdiği bilinen isimlerin, “aile yılı” kapsamında yürütülen projelerde örnek figürler olarak vitrine çıkarılması, çelişkiyi daha da derinleştiriyor. “Aile korunmalı” denirken, aile yapısını dönüştüren ya da aşındırdığı savunulan akımlara açık destek veren isimlerin aile temalı kamu projelerinde yer alması, devlet eliyle verilen ters mesaj olarak okunuyor. Aileyi sözle yüceltip, uygulamada zayıflatan bu yaklaşım, aileyi büyütmek değil, içerikten kopararak sembolleştirmek anlamına geliyor.

Muhafazakar Hükümet Sanattaki Tekelleşmeyi Kırmak İçin Ne yaptı?

Sanat ve kültür alanında uzun süredir dile getirilen ideolojik tekelleşme tartışmaları, da aile temalı kamu projeleri etrafında yeniden alevlendi. Türkiye’de kimin “sanatçı”, kimin “makbul” sayıldığına dair yerleşik bir düzen sorgulanıyor.

Oyuncu Hakan Boyav’ın daha önce yaptığı, “Türkiye’de ödül alabilmek için ya solcu olacaksınız ya da yaşam biçimi olarak o çevrelere yakın olacaksınız” şeklindeki açıklaması, bugün gelinen noktada yalnızca ödül mekanizmalarıyla sınırlı olmayan, daha geniş bir kültürel hegemonya iddiasını gündeme taşıyor. Artık yalnızca festival ve jüri tercihleriyle değil; devlet destekli projelerde kimlere yer verildiği de bu anlayışı ispatlıyor.

Bugün gelinen aşamada, yalnızca ödül almak için değil; kamu kaynaklarıyla yürütülen projelerde yer alabilmek için de belirli ideolojik ve kültürel kalıplara yakın durmanın fiili bir zorunluluk haline geldiğine yönelik eleştiriler artıyor. Aileye, toplumsal değerlere ve muhafazakar hassasiyetlere vurgu yapan isimlerin sistematik biçimde görünmez kılındığı, buna karşılık kamuoyunda tartışmalı figürlerin “normalleştirilerek” sürekli öne çıkarıldığı ifade ediliyor.

Bu durum, özellikle “aileyi koruma” söylemiyle yürütülen projelerde, aile yapısını dönüştürdüğü ya da aşındırdığı yönünde eleştirilen akımlarla özdeşleşmiş isimlerin tercih edilmesiyle daha da çarpıcı hale geldi.

Tartışmalarda sıkça dile getirilen bir başka nokta ise ekran yüzlerinin özel yaşamlarıyla ilgili. Kamuoyunda sık sık yaşam tarzlarıyla, uyuşturucu iddialarıyla, gözaltılarla ya da skandallarla gündeme gelen bazı isimlerin, kısa süre sonra hiçbir şey olmamış gibi yeniden ekranlara çıkarılması eleştiriliyor. Bu isimlerin, gençlere ve çocuklara yönelik projelerde “iyilik”, “değer”, “rol model” kavramlarıyla yan yana getirilmesi, ciddi bir çelişki olarak görülüyor.

Peki gerçek yaşamlarıyla gençleri her anlamda batağa sürüklediği düşünülen isimlerin, ekranda çocukları ve gençleri iyiliğe, erdeme ve aile değerlerine yönlendireceği mi varsayılıyor?

Bugün Türkiye’de “sanat ve sanatçı” denildiğinde, hala Cumhuriyet mitinglerinde boy gösteren, yeri geldiğinde “ordu göreve” pankartlarına mesafe koymamış, ideolojik olarak “Kemalist–sol” olarak tanımlanan amorf bir tandansın hakim olduğu bir çevre akla geliyor. Bu çevrenin, yıllar içinde kültür–sanat alanında kendi içinden başka kimseye alan açmayan bir yapı kurduğu savunuluyor.

Ancak yıllardır iktidarda olan muhafazakar bir hükümet, bu ideolojik tekeli kırmak adına ne yaptı? Kamuoyuna göre neredeyse hiçbir şey. Gelinen noktada, devlet destekli projelerin dahi yine aynı isimlere, aynı çevrelere ve aynı ideolojik kümelere açıldığı görülüyor.

Tüm bu tablo, yerleşik bir kültürel alışkanlığın sürdürüldüğü yönündeki eleştirileri güçlendiriyor.

Değerler üzerinden siyaset yapılırken, kültür ve sanat alanında aynı isimlerin, aynı yaşam tarzlarının ve aynı ideolojik referansların dolaşıma sokulması; söylemle uygulama arasındaki makası daha da büyütüyor.

Yani aile temasıyla toplumu ve gençliği koruma iddiasıyla yürütülen projeler, tam tersini temsil ettiği düşünülen figürler üzerinden inşa edilmeye çalışılıyor

Muhabir: HİLAL HİKMET YEŞİLBUDAK