ZAMAN ZİYAN İNSAN

Abone Ol

Şu an içinde bulunduğumuz sonuç, evvelce yaşadığımız süreçlerin bir neticesidir.

Bugün yaşadığımız her süreç de yarınların sonucunu belirleyecektir.

Mesela vücudumuzun bugünkü hâli, son birkaç günün ya da haftanın sonucu değildir.

Uyku düzenimiz, beslenme alışkanlıklarımız, hareketsizliğimiz ya da ihmal ettiğimiz kontroller; hepsi zaman içinde birikir ve beden kendince cevap verir.

Halsizlik, ağrı, yorgunluk, hastalık ya da direnç…

Tüm bu sonuçlar aniden olmaz ve aslında ihmal edilmiş süreçlerin getirileri olarak karşımıza çıkar.

İnsan bunu fark ettiğinde, meselenin yalnızca bedenle sınırlı kalmadığını; yaşamla ilişkili her konuda oluşan ihmaller zincirinin eninde sonunda boynuna dolandığına da bizatihi şahitlik eder.

Ve bu tabloda çok önemli bir şahit daha vardır “zaman”...

Zaman ihmal ettiklerimizin, ertelediklerimizin en büyük şahididir.

Ama biz genelde her şeyin sorumlusu olarak görür ve gösteririz.

Zaman yetmiyor..

Zamanım yok..

Zaman çok hızlı ilerliyor, yetişemiyorum vs ...

Peki, gerçekten pek çok şeyin müsebbibi zaman mıdır, yoksa biz mi zamanı doğru ve sağlıklı bir şekilde yönetemiyoruz?

Öyle zannediyoruz ki, meseleye hakkaniyetle yaklaşanlar burada zamanın hiçbir sorumluluğu olmadığını kabul edeceklerdir.

Ve ne yazık ki, iyi yönetilmeyen zaman ziyan olur. Üstelik zaman içerisinde akıp giden, her olay, olgu ve en önemlisi insan da bu ziyandan nasibini alır.

Pek çok şey için zaman yetmiyor diyerek erteliyoruz ve ertelediğimiz yerden, ihmaller vücut buluyor.

Mesela, kendimize iyi gelecek anları erteleyebiliyoruz.

Uyumayı, dinlenmeyi, sevdiklerimizle muhabbet etmeyi, keyifli ve huzurlu anılar biriktirmeyi, tedbiri, dengeyi…

Ertelenen her öz bakım, öz şefkat süreci daha sonra sıkıntılı bir bedensel ve ruhsal sonuca dönüşüyor.

Yapılması arzulanan çoğu güzel işi, zaman yetmiyor diye erteliyoruz çoğunlukla.

Oysa yetmeyen zaman mıdır, yoksa bunu yapmaya yetemediğini düşünen insan mıdır, yine sorgulamak gerekir.

“Sonra yaparım” dediğimiz şeyler, çoğu kez, zaman yetmediği için yapmadığımız işler değildir aslında..

Bir yüzleşmedir, bir yolculuk veya idare edemediğimiz bir alandır...

Ama zamanı günah keçisi ilan edip, sıyrılmayı kaçmayı tercih edebiliyoruz.

Bu bazen aile içi ilişkilerde, bazen dost, akraba, komşuluk ve arkadaşlık ilişkilerinde kendini bariz bir şekilde gösterebiliyor.

Tüm bu süreçler ağır aksak ilerlerken, zaman da akıp gidiyor.

Tam da burada Abdullah b. Ömer’in (r.a)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem ile yaşadığı bir sahneyi ve diyaloğu hatırlatalım.

Allah Resulü onu omuzundan tutuyor ve şöyle söylüyor:

“Dünyada garip bir yolcu gibi ol. Akşama çıktığında sabahı bekleme, sabaha çıktığında akşamı bekleme. Sağlığından hastalığın için, hayatından da ölümün için azık al.” (Buhârî, Rikāk, 3)

Adeta şefkatle omuzlarını sarsıyor. İnsanı uyuduğu gaflet uykusundan uyandıracak, kendine getirecek bir sarsma.

Dalanlarla beraber dalıyoruz, öncelememiz gereken pek çok şeyi öteliyoruz..

Ne çok ihtiyacım var, omuzlarımızın sarsılmasına, kendimize getirecek nasihatler duymaya.

O halde Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellem’in omuzlarımızdan tuttuğunu ve gözlerimizin içine bakarak bu nasihati, uyarıyı bize yaptığını tahayyül edelim.

Bu çağrıyı bizzat kalbimize şefkatle dokunan bir çağrı olarak işitelim.

Belki de hayatımız, tam da bu hatır arayışlarında ve hatırlayışlarla ziyandan azad olup, zamandan bereketli nasipler alarak, hakkıyla hizalanmaya bir yol bulur..